Yarın Paris’e yolculuğum başlayacaktı; o yüzden bugün İzmir Körfezi’ni bambaşka bir gözle izliyor, gözlerim uzaklara dalarken o anın dinginliğini içime çekiyordum.
Bizi Paris'e götürecek olan uçak havalanıyor. Tam şu andan itibaren uçuyoruz — yeni umutlara, belki de yeni hayallere, yeni gerçeğe. Uçuyoruz bunca zamandır hayalini kurduğumuz Paris'in sokaklarına, bu şehrin kendine has büyülü hissinin ruhumuza kavuşmasına. Yanımda ise hayatın bana hediye ettiği, kendi seçtiğim ablam Seçil var. Bu yolculuk onun için bir ilk — ilk Avrupa seyahati.

Seçil ablamın o ilk heyecanına, o ilk göz parıltısına tanıklık etmek kelimelerle anlatılacak gibi değil. İnsan genelde böyle güzel anların değerini sonradan anlar ya; ben tam o an, kalbimin tam ortasında hissettim. Bu yolculuğun onun ruhuna nasıl dokunduğunu görmek de, bu anı onunla paylaşmak da benim için tarif edilemez bir kazanımdı. Ve işte Paris başlıyor.
Havalimanından dışarı adımı atar atmaz otobüs durağına geçtik ve Roissy Bus biletlerimizi aldık. Otobüse bindiğimizde şoförün o içten ve güler yüzlü karşılaması ikimizin de yüzünde sıcacık bir gülümseme bıraktı. Aslında Fransızların mesafeli ve soğuk olduğuna dair yaygın bir algı vardır ama biz daha ilk izlenimden bu önyargıyı kırdık; en ufak bir soğukluk bile hissetmedik. Nous sommes très heureuses — çok mutluyuz.

Şehir çok yoğun ve yorucu geçtiğinden bir türlü günlüğümün başına oturamamıştım. Jardin des Tuileries'i gezerken Seçil ablam ile yeşilliklerle doğayı hissettik bu büyük şehirde. Meğer burası 16. yüzyılda Kraliçe Catherine de' Medici tarafından yaptırılan, Fransa'nın en eski ve en görkemli kraliyet bahçelerinden biriymiş. Zamanında sadece soyluların yürüdüğü bu devasa alanda, şimdi heykellerin ve havuzların arasında yürümek çok keyifliydi. Musée du Louvre'u gezmek ise hiçbir zamana yetmez. Ne zaman yeterli olabilir ki? Müzenin labirent gibi koridorlarında ilerlerken içimizi o tatlı telaş sardı: Mona Lisa’yı görmek.

1503 yılında Leonardo da Vinci tarafından yapılmaya başlanan bu portrede usta ressamın tek amacı sadece bir kadını resmetmek değil; sfumato tekniğiyle insanın iç dünyasındaki karmaşık duyguları ve doğanın gizemini o ne tam gülen ne de tamamen üzgün olan ifadenin içine sığdırmaktı. Hatta Da Vinci eseri o kadar benimsemişti ki siparişi veren tüccara teslim etmeyip ölümüne kadar gittiği her yere yanında götürmüştü.
Salona adım attığımızda karşımızda adeta insan denizinden bir duvar vardı; yüzlerce kişi küçücük bir tuvalin karşısında telefonlarını havaya kaldırmış, o meşhur bakışı yakalamaya çalışıyordu. Kat kat barikatların ve insan birikintisinin arkasından ona bakarken düşündüm: Bu tabloyu bu kadar büyülü kılan şey belki de Da Vinci’nin fırçası kadar, yüzyıllardır insanların ona yüklediği bu merak ve tutkuydu.
O kalabalığın arasında Seçil ablamla göz göze gelip "İşte oradaydı" demenin heyecanı ise bambaşkaydı. Louvre Müzesi, yüzeye eklenmiş üç Eyfel Kulesi uzunluğunda — inanabilir misiniz? At nalı şekliyle Avrupa'daki en uzun bina.
Piramitlerden bahsetmek gerekirse; Çin kökenli Amerikalı mimar I. M. Pei tarafından tasarlanmış neomodern bir cam piramit. Piramidin yapım işini başlatan ve Paris'i Mısır sanatı, el sanatları ve dikilitaşlarıyla dolduran eski cumhurbaşkanına "Firavun Kompleksi" olduğu söyleniyor. Seçil ablam ile bu ayrıntıları konuşa konuşa yürümek, şehri bambaşka kılıyordu.

Eyfel Kulesi'nin önündeki Champ de Mars'ın geniş yeşil alanında, bir bankta Seçil ablam ile yan yana oturarak yazmaya devam ettim. 1889 Fransız Devrimi'nin 100. yılı anısına Gustave Eiffel tarafından inşa edilen bu devasa demir yapı, ilk yapıldığında İstanbullu mimarlar da dahil pek çok sanatçı tarafından "demir yığını" diye eleştirilmiş. Hatta sadece 20 yıl durması planlanırken, tepesine kurulan radyo vericileri sayesinde yıkılmaktan kurtulmuş ve günümüzde 330 metreye ulaşan yüksekliğiyle şehrin kalbi haline gelmiş. Meğer yazın genleşen demirleri yüzünden boyu 15 santimetre kadar uzuyormuş bile! Biz bu ilginç detayları konuşup vakit geçirirken hava yavaşça karardı ve kulenin üzerindeki 20 bin ampul ansızın aydınlandı. Şiir gibi yüzümüzü ısıtan güneş yerini bu masalsı ışıltıya bırakırken, Seçil ablamla yan yana oturup sadece bu anın keyfini sürdük.

O ışıklı Eiffel kulesini görmek, Seçil ablamla ikimizin de içini öyle büyülü bir ışıkla doldurdu ki... Bir süre gözlerimizi ondan alamadık. Belki bu benzetmeme güleceksiniz ama - gülmeniz hoşuma gider - sanki Eyfel Kulesi'nin parıltıları içimize kaçmıştı; tatlı bir yorgunluk çökse de üzerimize, içimizdeki keşfetme heyecanı hâlâ parıl parıldı.

Üç haftalık Paris maceramızın devamına, gezdiğimiz diğer yerlere ve başımıza gelenlere haftaya kaldığımız yerden devam edeceğiz. Merakla, ışıkla ve sevgiyle kalın…