Türkiye’nin Güneydoğu meselesi dün başlamış bir mesele değildir. Yaklaşık iki asırdır farklı dönemlerde farklı isimlerle karşımıza çıkan, Cumhuriyet döneminde ise PKK terör örgütünün kanlı saldırılarıyla derinleşen bir yaradır. Bu yaranın kapanmasını istemeyen kim varsa bu millete kötülük etmektedir. Aynı şekilde, bu yaranın adalet, hukuk ve kardeşlik içinde kapanmasını istemeyen de bu ülkeye iyilik yapmıyor demektir.

Ben bu meselede ne inkâr siyasetini savunurum ne de terörün dayattığı çözüm anlayışını…

Güneydoğu’da yaşayan Kürt vatandaşlarımızın ekonomik, sosyal, kültürel veya idari taleplerine, hukuk içinde dile getirilen hak arayışlarına bu vatanı seven hiç kimse peşinen karşı çıkamaz. Ben de karşı çıkanlardan değilim. Çünkü onlar bizim kardeşimizdir; aynı bayrağın altında yaşayan, aynı şehitlere ağlayan, aynı ezanı dinleyen, aynı geleceği paylaşan vatandaşlarımızdır.

Ancak benim itiraz ettiğim nokta çözümün kendisi değil, çözüm adına izlenen usuldür.

Devlet ile terör örgütü aynı cümlede, aynı denklemde değerlendirilemez. Devlet, millet adına hükmeden meşru otoritedir. Terör örgütü ise silahı, korkuyu ve kanı siyaset aracı hâline getiren gayrimeşru bir yapıdır. Devletin görevi pazarlık yapmak değil; hukukunu, otoritesini ve adaletini hâkim kılmaktır.

Benim devlet anlayışım budur.

Eğer önce PKK tamamen etkisiz hâle getirilmiş olsaydı, silahlı yapı bütün unsurlarıyla tasfiye edilseydi, ardından bölgenin kanaat önderleri, akademisyenleri, iş insanları, çiftçileri, gençleri ve gerçekten halkın temsilcileri Ankara’da bir araya getirilip, “Sizin hangi sorunlarınız var, bunları birlikte çözelim.” denilseydi; buna en yüksek alkışı ben tutardım.

Çünkü o zaman muhatap terör değil, millet olurdu.

Tarih bize gösteriyor ki devletler terörle pazarlık ederek değil, vatandaşıyla konuşarak güçlenmiştir.

İspanya, onlarca yıl ETA terörüyle mücadele etti. Devlet, güvenlik politikalarını sürdürürken aynı zamanda Bask halkının demokratik temsilcileriyle siyaset zemininde çalıştı. İngiltere ile IRA arasındaki süreç ise bugün bile hukukçular ve siyaset bilimciler tarafından tartışılmaktadır. Birçok araştırmacı, şiddetin tamamen sona erdirilmesinin ve demokratik zeminin güçlendirilmesinin sürecin başarısında önemli rol oynadığını vurgular. Sri Lanka ise Tamil Kaplanları’nı (LTTE) ağır askerî operasyonlarla etkisiz hâle getirdikten sonra ülkenin yeniden inşasına yöneldi. Bu örneklerin yöntemleri ve sonuçları elbette birbirinden farklıdır; ancak ortak gerçek şudur: Devlet otoritesi ile silahlı örgüt aynı meşruiyet düzleminde görülmedi.

Türkiye’nin tarihi de benzer derslerle doludur.

Şeyh Sait İsyanı’ndan Dersim’e, ASALA saldırılarından PKK terörüne kadar yaşadığımız her acı olay bize aynı gerçeği göstermiştir. Devletin zafiyeti yalnızca bugünü değil, gelecek nesilleri de etkiler. Fakat güçlü devlet olmak yalnızca silahla olmaz. Güçlü devlet, güvenliği sağladıktan sonra vatandaşının derdini dinleyen devlettir.

Bugün Güneydoğu’daki Kürt vatandaşlarımız Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit haklara sahip vatandaşlarıdır. Milletvekili olabilirler, belediye başkanı olabilirler, bakan olabilirler, büyükelçi olabilirler, üniversite rektörü olabilirler, dünyanın en büyük şirketlerini kurabilirler. Hukuk önünde herkesin eşit olduğu bir düzen hedeflenmektedir. Uygulamada eksikler olabilir; bunlar konuşulur, eleştirilir ve düzeltilmeye çalışılır. Ama çözümün adresi demokrasi ve hukuk olmalıdır.

İşte tam da bu nedenle, sanki Türkiye’de etnik kimliğe göre ikinci sınıf vatandaşlık sistemi varmış gibi propaganda yapan bölücü anlayışın karşısına şu cümleyi koymak gerekir:

Devlet terörle pazarlık yapmaz. Devlet vatandaşının hakkını ise pazarlık konusu yapmadan teslim eder.

Bu iki cümle arasındaki fark, devlet olmanın özüdür.

Silahın gölgesinde yapılan hiçbir müzakere tam anlamıyla özgür iradeyi yansıtmaz. Çünkü silah, konuşanın da dinleyenin de iradesini baskılar. Oysa demokrasi baskının değil, özgür iradenin rejimidir.

Bu nedenle benim karşı çıktığım şey, Güneydoğu insanının taleplerinin dinlenmesi değildir. Tam tersine, onların doğrudan dinlenmesini savunuyorum. Karşı çıktığım nokta, taleplerin terörün oluşturduğu atmosfer içinde konuşulmasıdır.

Bugün bir başka tehlikeye daha dikkat çekmek istiyorum.

Türkiye’de yıllardır “Kürt sorunu” denilerek yürütülen tartışmaların içine, zaman zaman etnik ayrışmayı besleyen bir dil de karışmıştır. Oysa bu ülkenin asıl meselesi etnik köken değil; adalet, hukuk, kalkınma ve fırsat eşitliğidir. Aynı ekonomik sıkıntıyı Karadenizli de çekiyor, İç Anadolu’daki çiftçi de çekiyor, Trakya’daki emekli de çekiyor, Güneydoğu’daki genç de çekiyor. O hâlde çözümü etnik kimlikler üzerinden değil, ortak vatandaşlık bilinci üzerinden üretmek zorundayız.

Beni tanıyanlar bilir.

Ben yıllardır Türk dünyasını dolaşan bir gazeteciyim. Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar birçok coğrafyada şunu gördüm: Devletler içeride birliklerini kaybettikleri ölçüde dışarıdan yönlendirilmeye açık hâle geliyorlar. Yugoslavya’nın parçalanması, Irak’ın yıllarca yaşadığı istikrarsızlık, Suriye’nin içine düştüğü felaket hepimize ibret olmalıdır. Türkiye’nin böyle bir girdaba sürüklenmesine razı olamayız.

Bizim ortak paydamız Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Bizim ortak kimliğimiz vatandaşlıktır.

Bizim ortak geleceğimiz ise çocuklarımıza bırakacağımız huzurlu ve güçlü bir ülkedir.

İşte bu yüzden tekrar söylüyorum:

Bizim itirazımız çözüme değildir.

Bizim itirazımız usuledir.

Çünkü devlet vakarını koruyarak vatandaşına şefkat göstermelidir. Devlet adaleti büyütmelidir ama terörün gölgesinde siyaset üretmemelidir. Devlet herkesi dinlemelidir ama silahı hiçbir zaman muhatap almamalıdır.

Benim inandığım devlet anlayışı budur.

Benim savunduğum kardeşlik anlayışı budur.

Ve inanıyorum ki bu aziz millet, kardeşliğini pazarlık masalarında değil; ortak tarihinden, ortak acılarından ve ortak geleceğinden aldığı güçle sonsuza kadar yaşatacaktır.