1524’teki büyük yangının ardından yeniden inşa edilen bu mahalle, “colombage” adı verilen yarı ahşap evleriyle ünlüdür. Ahşap iskeletin arasına kil, saman ve kireç karışımıyla doldurulan bu evlerin renkli cepheleri, kaldırım taşlarıyla döşeli dar sokaklarla birleşince insanı doğrudan Orta Çağ’a taşır. Kimi duvarları hafifçe eğik, kimi zeminleri düzgün olmayan bu yapılar, şehrin görsel kimliğini oluşturuyor.
Şehre ilk adımı attığımızda bizi karşılayan manzara tam da buydu. Atlı Karıncadan inip bir bankta oturduk; Fransız şarkılar kulaklığımızdan akarken zaman sanki durmuştu. Sessiz, huzurlu ve nostaljik bir şehir olan Troyes’un bir de şampanyası meşhurmuş. Bölgenin serin iklimiyle şekillenen bu köpüklü şarap, ince mayhoşluğu ve zarif baloncuklarıyla dünyanın dört bir yanında baş tacı edilirmiş.

Sokaklarda dolaşırken durup durup yarı ahşap binalara baktık ve bu şehrin ne kadar resmedilmeye değer olduğunu anladık. Roman döneminden beri varlığını sürdüren Troyes, pek çok yapısı koruma altında olan, “Sanat ve Tarih Şehri” unvanlı bir kent. Görmek istediğimiz çok kilise vardı; ancak aralarından en bilineni olan Saint-Pierre et Saint-Paul Katedrali’ne girebildik. Gotik mimarisiyle büyüleyici olan bu yapıyı ziyaret etmek, sanki yerine getirmemiz gereken önemli bir sorumluluk gibiydi. Hôtel de Ville yakınındaki vitray müzesini de gezdik ve kiliselerin vitraylarının büyük bölümünün 19. yüzyılda Vincent-Larcher tarafından restore edildiğini öğrendik.

Ardından eski piskopos sarayında konumlanan Musée d’Art Moderne’e geçtik. Müze o dönemde Renoir’a özel büyük bir sergi düzenliyordu; “Un Autre Renoir” yani “Başka Bir Renoir.” Bunun bir tesadüf olmadığını orada öğrendik: Renoir’ın eşi Aline Charigot, Troyes’a yalnızca birkaç saat uzaklıktaki küçük Essoyes köyünden; ressam da 1896’dan itibaren her yaz bu bölgede geçirmiş, bölgenin ışığından ve doğasından beslenmiş. Yani Troyes, Renoir için yalnızca bir sergi şehri değil, kişisel bir bağ kurduğu bir coğrafya. Altmış yıllık kariyerinde yağlıboya, heykel, litografi gibi pek çok tekniği ustalıkla kullanan Renoir, empresyonizmin öncüsü olmaktan zamanla Fransız geleneğinin büyük ustasına dönüştü. Sergide en tanınmış eserlerinden “Le Petit Déjeuner des Canotiers”ı görmek isterdik; ancak tablo Washington DC’deki Phillips Koleksiyonu’nda ikamet ediyormuş, nadiren ödünç veriliyormuş. Üzerinde bu tablonun görseli olan bir kapı bulmak bile bizi mutlu etti.

Günün sonunda bizi Paris’e götürecek otobüsün saati yaklaşırken telefona baktığımda birden aklıma geldi; bu tatlı, eski şehirden hediyelik almadığımı fark ettim ve aceleyle sokaklardan yürüyüp nihayet bir hediyelik eşya dükkanına vardım. Peki dönüşüm? Nereden geldiğimi hatırlayamadığım için ve üstelik otobüsümüze az kaldığı için aceleyle o sokaktan bu sokağa girip çıktım. Hayır, bir terslik vardı, doğru yerde değildim ve Troyes’un birbirine benzeyen sokakları benim kaybolmama neden oldu. İnsanlara soruyordum fakat onlar ya emin değildi. Bu yolculuğu beraber gerçekleştirdiğim Seçil ablam beni bekliyor mudur endişelenmiş midir diye düşünüyordum. Güneşin altında, bir sokaktaki otobüs durağında bekledim fakat hiçbir hareket yoktui Artık sinirlerim bozulduğundan ağlamaya başladım ve son çare sokak sokak Türk dönerci aradım çünkü sadece onlar beni diğer Türk dönerciye ulaştırabilirdi diye umuyordum. Neyse ki şansıma karşıma hemen çıktı ve görür görmez heyecanla ve bir umutla içeri daldım ve yardım istedim. Sağ olsunlar bana hemen destek oldular ve beni caddenin başında stres olmuş ve endişelenmiş Seçil ablama kavuşturdular.
İkimiz de rahatlamış halde birbirimize sarıldık fakat yetişmemiz gereken bir otobüsümüz vardı. Paris otobüsümüze sadece 20 dakika kalmıştı ve bize yemek ikram eden Türk dönerci bizi arabasıyla oldukça hızlı bir şekilde istasyona yetiştirdi. Otobüse son anda yetişmiştik. Otobüse binip koltuklarımıza oturduğumuz anki ferahlığı hiç ama hiç unutmuyorum. İşte böyle bir macera yaşattı bize Troyes.

“Troyes’ta kaybolmak, günün hiç planlamadığımız bir anını maceraya dönüştürdü. Neyse ki imdadıma yetişen Türk dönerciler sayesinde hem yeniden yolumu buldum hem de otobüsümüze son anda yetiştik. Bazen bir seyahati özel kılan, gördüğünüz yapılar ya da gezdiğiniz müzeler kadar, hiç tanımadığınız birinin uzattığı yardım eli olabiliyor. Troyes’tan geriye benim için yalnızca colombage evlerin, vitrayların ve dar sokakların görüntüsü değil; telaşla aradığım yol, Secil ablama kavuştuğum an ve yetiştiğimiz o otobüsün koltuğunda hissettiğim ferahlık hissi de kaldı… Seyahat bazen tam da böyle işliyor; en çok hatırladıklarınız, hiç planlamadıklarınız oluyor. Haftaya yeni bir anıyla görüşmek üzere.