Ekonomi rakamlarla değil, güvenle yönetilir.

Çoğu zaman en kritik ekonomik gösterge enflasyon, faiz ya da döviz kuru değil, olaylara yaklaşımdır.

Kısacası asıl mesele; güvendir.

Çünkü kim ne derse desin, yatırımcı bütün dünyada geleceği satın alır.

Keza vatandaş da bir harcama yapmadan önce ödeme güvenini sorgular.

Üretici, güvene bakarak üretim yapma ya da yapmama kararı verir.

Bu nedenle geleceğin belirsizleştiği her dönemde ekonomi yavaşlar, sermaye ürker ve para güvenli liman aramaya başlar.

Türkiye geçtiğimiz hafta bunun yeni bir örneğini yaşadı.

CHP kurultayına ilişkin yürütülen dava süreci ve ortaya çıkan mutlak butlan tartışmaları, ilk bakışta yalnızca siyasi bir mesele gibi görülebilir.

Ancak piyasa açısından konu bir partinin iç meselesi değil.

Mesele, Türkiye'nin siyasi istikrarının ve kurumsal öngörülebilirliğinin sorgulanmaya başlanmış olmasıdır.

İşte tam da bu nedenle mutlak butlan kararının konuşulduğu günlerde Merkez Bankası rezervlerinde dikkat çekici bir erime yaşandı.

TCMB verilerine göre brüt rezervler bir haftada 168,6 milyar dolardan 160,2 milyar dolara, net rezervler 52,1 milyar dolardan 47 milyar dolara, swap hariç net rezervler ise 37,2 milyar dolardan 28,7 milyar dolara düştü.

Yani yalnızca bir haftada yaklaşık 8,5 milyar dolarlık rezerv kaybı oluştu.

Bu rakam sıradan değil.

Çünkü Türkiye gibi dış finansmana bağımlı ekonomilerde rezervler, ülkenin ekonomik hava yastığıdır.

Nasıl ki bir otomobilde hava yastığının açılması bir risk anına işaret ediyorsa, rezervlerin hızla erimesi de finansal sistemin bir stres yaşadığına işaret eder.

Çünkü siyasi belirsizlik arttığında para davranışını değiştirir.

Yatırımcılar riskli gördükleri pozisyonları azaltır.

Yerliler dövize yönelir.

Yabancılar kaçmaya başlar.

Şirketler döviz talebini artırır.

Bankalar koruma amaçlı pozisyonlarını büyütür.

Merkez Bankası ise kurda sert hareketleri önlemek için rezerv kullanmak zorunda kalır.

Aslında bu hikâye Türkiye için yeni değil.

2018 yılında yaşanan kur krizinde de benzer bir tablo görülmüştü.

Rahip Brunson gerilimi sırasında siyasi tansiyon yükselmiş, yatırımcı güveni zedelenmiş ve dolar kuru kısa sürede tarihi seviyelere çıkmıştı.

2021 yılında Merkez Bankası başkanının gece yarısı görevden alınması sonrasında da benzer bir süreç yaşanmıştı.

Tek bir kararın ardından milyarlarca dolarlık sermaye çıkışı gerçekleşmiş, kur sert yükselmiş ve risk primi sıçramıştı.

Çünkü piyasalar kararın içeriğini değil, kararın yarattığı belirsizliği fiyatlar.

Bugün mutlak butlan tartışmasının yarattığı etki de büyük ölçüde bu.

Bir yatırımcı açısından soru şudur:

Türkiye'de siyasi sistem önümüzdeki aylarda nasıl işleyecek?

Muhalefet yeniden şekillenecek mi?

Erken seçim ihtimali doğacak mı?

Siyasi kutuplaşma derinleşecek mi?

Kurumsal yapıların öngörülebilirliği zarar görecek mi?

Bu soruların net cevabı olmadığında risk primi yükselir.

Türkiye'nin CDS primi yükseldiğinde ise bunun faturası yalnızca yabancı yatırımcıya çıkmaz.

Devlet daha pahalı borçlanır.

Bankalar daha pahalı borçlanır.

Şirketler daha pahalı finansman bulur.

Sonunda vatandaş daha yüksek faiz ve daha yüksek enflasyonla karşılaşır.

İşte bu nedenle hukuk ile ekonomi birbirinden ayrı değildir.

Mahkeme salonlarında alınan kararlar anında döviz piyasalarında da fiyatlanır.

Siyasi tartışmalar hemen rezerv tablolarına yansır.

Anayasal krizler enflasyon olarak mutfak masasına gelir.

Bugün yaşanan tam olarak budur.

Burada asıl önemli nokta rezervlerin kaç milyar dolar düştüğü değildir.

Asıl önemli nokta, Türkiye ekonomisinin hâlâ siyasi şoklara karşı ne kadar hassas olduğudur.

Çünkü güçlü ekonomilerde siyasi tartışmalar yaşanır ancak para sistemi sarsılmaz.

Kırılgan ekonomilerde ise bir açıklama, bir dava, bir mahkeme kararı veya bir siyasi kriz milyarlarca dolarlık sermaye hareketine neden olabilir.

Bugün önümüzde duran tablo bize şunu söylüyor:

Türkiye son iki yıldır yüksek faiz politikasıyla rezerv biriktirmeye çalışıyor.

Trilyonlarca liralık faiz ödemeleri yapıyor.

Vatandaş yüksek kredi maliyetlerine katlanıyor.

Reel sektör finansmana erişmekte zorlanıyor.

Bütün bu fedakârlıklarla oluşturulan rezerv tamponunun sadece birkaç günde eriyebilmesi, ekonomik istikrarın yalnızca para politikasıyla sağlanamayacağını gösteriyor.

Merkez Bankası rezerv biriktirebilir.

Faiz artırabilir.

Likiditeyi sıkılaştırabilir.

Ancak siyasi belirsizlikler devam ettiği sürece ekonomide kalıcı güven inşa etmek imkânsız.

Sonuç olarak mesele CHP meselesi değil.

Mesele iktidar meselesi hiç değil.

Mesele muhalefet meselesi de değil.

Mesele güven meselesi.

Çünkü ekonominin görünmeyen para birimi dolardan da, altından da daha değerli.

Ve O’nun adı güven.

İşte o güven kaybolduğunda bunun maliyeti bir anda milyarlarca dolar oluveriyor.