Türk-İş’in Mayıs 2026 araştırmasına göre, dört kişilik bir ailenin sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı 35 bin 175 liraya yükseldi.

Aynı dönemde yoksulluk sınırı ise 114 bin 576 lira olarak hesaplandı.

Burada dikkat çeken konu, açlık sınırı ile yoksulluk sınırı arasındaki makasın yıllar içinde giderek açılması.

Grafiğe baktığımızda 2021 yılında yaklaşık 3 bin lira seviyesinde olan açlık sınırı bugün 35 bin liraya ulaşırken; yoksulluk sınırı 10 bin liradan 115 bin liraya yükselmiş durumda.

Evet, oransal olarak ikisi de aynı artmış gibi görünüyor ama bazen oranlar da yalan söyleyebilir.

Unutmayın son yıllarda vatandaşın günlük hayatında en çok hissettiği fiyat artışları gıda tarafında yaşandı.

Et, süt, peynir, yumurta, tereyağı, ayçiçek yağı, bakliyat, sebze ve meyve fiyatları birçok dönemde genel enflasyonun üzerinde arttı.

Olaya böyle baktığımızda açlık ve yoksulluk sınırı arasındaki makas bırakın genişlemeyi aksine daralmalı ve açlık sınırı yoksulluk sınırına göre çok daha fazla yükselmeliydi.

Şimdi birileri çıkıp;

“Yoksulluk sınırının içinde sadece gıda yok. Kira, elektrik, doğalgaz, ulaşım, eğitim, sağlık ve diğer temel harcamalar da yer alıyor. Özellikle son yıllarda kira fiyatlarında yaşanan olağanüstü yükseliş, yoksulluk sınırını yukarı taşıyan en önemli faktörlerden biri oldu.”

diyebilir.

Ama bu açıklama tamamen yanlış.

Çünkü gıda fiyatları bu yıllar içinde tüm diğer kalemlerden katbe kat daha fazla arttı.

O nedenle bugün herhangi bir vatandaşla konuştuğunuzda size ilk şikâyet ettiği mesele kira değil, market faturası oluyor.

Konu gayet basit; market arabasını, pazar çantasını doldurmanın maliyeti son beş yılda birçok aile için kabus haline geldi.

Türk-İş bu hesabı nasıl yapıyor bilmem ama sevgili yetkililere vatandaşın hesabını rahatlıkla anlatabilirim.

Gerçek hayatta insanlar artık aynı ürünleri aynı miktarda tüketmiyor.

Kırmızı et neredeyse rüya oldu.

Kaliteli protein vatandaşın evine uğramıyor.

Millet bırakın marka kıyaslamayı artık tamamen merdiven altı sağlıksız ürünlere kaydı.

Bunu gören markalar gramaj küçültme oyunları ile müşteriyi elde tutmaya çalışıyor.

Bazı ürünler alışveriş listesinden tamamen çıktı.

Sucuk, pastırma, eski kaşar, kavurma sadece isim olarak biliniyor.

Dolayısıyla teorik olarak hesaplanan "sağlıklı beslenme maliyeti" ile vatandaşın markette hissettiği gerçek maliyet arasında giderek büyüyen bir fark oluşuyor.

Şimdi gelin, hafızamızı tazeleyelim ve somut bir hesap yapalım.

2021 yılının ortalarında marketten aldığınız bir kalıp peynirin, bir litre sütün, bir kilo kıymanın ya da bir teneke ayçiçek yağının fiyatını düşünün.

Bugün o ürünlerin etiketlerine baktığımızda, temel gıda maddelerinde gerçek fiyat artışlarının ortalama 15 ila 20 kat arasında değiştiğini hepimiz yaşayarak biliyoruz.

Sokağın, mutfağın ve çarşı-pazarın bu gerçek gıda enflasyonunu esas aldığımızda, 2021 yılında yaklaşık 3 bin lira seviyesinde olan açlık sınırının bugün 60 bin lira olması gerekirdi.

Yani aslında sokakta öyle 35 bin liralık bir açlık sınırı falan yok.

Daha iyimser piyasa verilerini ve baz etkilerini kullansak bile ulaştığımız sonuç 55 bin liranın altına düşmüyor.

Kısacası; hissedilen ve fiili gıda enflasyonunu referans alan bir hesaplamada, açlık sınırının bugün açıklanan 35 bin TL değil, rahatlıkla 55 ila 60 bin TL bandında olması gerekiyor.

Peki, bu ısrar niye?

Neden TÜRK-İŞ’in açıkladığı 35 bin liralık açlık sınırı, adeta TÜİK’in tartışmalı enflasyon sepeti gibi sokağın gerçeğinden bu kadar kopuk?

Çünkü bu rakamsal illüzyonun arkasında çok net bir ekonomik ve politik mühendislik var.

Düşük maaş zamlarının üzerini ört ve toplumsal tepkiyi engelle kafası.

Eğer bugün açlık sınırı kâğıt üstünde 35 bin lira değil de mutfaktaki gerçek karşılığı olan 60 bin lira olarak ilan edilseydi, bu durum muazzam bir tepki yaratırdı.

İnsanlar haklı olarak dönemsel asgari ücret, emekli ve memur maaş zamlarının ne kadar yetersiz kaldığını çok daha yüksek sesle sorgular, ekonomi yönetiminin üzerindeki "ara zam" baskısı taşınamaz bir boyuta ulaşırdı.

Açlık sınırını istatistiksel oyunlarla aşağıda tutmak, milyonlarca çalışanı ve emekliyi açlık sınırının altında maaşlara mahkûm etmenin kılıfı haline gelmiş durumda.

Kısacası sorun gayet net.

Memlekette en önemli anayasal hak olan beslenme artık lüks haline geldi ve birileri bu durumun üstünü kapatmak için bize yanlış bilgi veriyor.

Aslında Türkiye'de açlık sınırı gerçekte 35 bin TL falan değil.

Açlık sınırı çoktan 60 bin lirayı aştı.

Ve bu durumu itiraf edemeyenler yine rakamlarla oynayarak vatandaşı daha da köşeye sıkıştırıyor.

Bakın, enflasyon sadece bir istatistik değildir.

Enflasyon vatandaşın cebinde, markette ve mutfakta hissettiği gerçektir.

Ve bu gerçek resmi verilerle gizlenirse fakirlik değil muhtaçlık ortaya çıkar.

Bugün Türkiye’de yaşanan tam da budur.