Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Kazakistan dönüşü uçakta yaptığı açıklamaların konu başlıkları tanıdık: CHP’den AK Parti’ye geçen belediye başkanları, yeni anayasa tartışmaları, “Terörsüz Türkiye” söylemi, dijital düzenlemeler ve aile politikaları… Ancak konuşmanın tamamına birlikte bakıldığında, Türkiye’de önümüzdeki dönemin nasıl şekilleneceğine dair bir çerçeve çiziliyor.
Çünkü burada tek tek cümlelerden ziyade, bir “siyasi yön duygusu” var. Devletin güvenlik yaklaşımı, anayasa tartışması, yerel siyaset ve toplumsal düzen aynı çerçeveye sıkıştırılıyor.
Yeni anayasa ve meşruiyet arayışı
Türkiye’de uzun yıllardır 1982 Anayasası’nın darbe döneminin izlerini taşıdığı ve sivil bir anayasa ihtiyacının bulunduğu ifade edilir. Hukuken de yeni bir anayasa yapılmasının önünde bir engel yok. Ancak burada önemli olan mesele, anayasanın neden ve hangi siyasi zeminde değiştirileceği.
Çünkü anayasa değişikliği yalnızca “ihtiyaç var” denilerek yapılabilecek bir süreç değil. Meclis’te belli çoğunlukların sağlanması gerekiyor. Referanduma götürülebilecek bir anayasa değişikliği için en az 360 milletvekilinin oyu, doğrudan kabul için ise 400 milletvekili gerekiyor. Bugünkü tabloda Cumhur İttifakı’nın bu sayılara tek başına ulaşması mümkün görünmüyor.
Dolayısıyla “yeni anayasa” dediğiniz şey, aslında ister istemez bir “siyasi temas alanı” yaratıyor. Bu temas alanında DEM Parti’nin sandalye sayısı da, muhalefetin genel tutumu da, iktidarın kurduğu dil de önem kazanıyor.
“Uzlaşı”, “komisyon”, “yol haritası”, “yasal düzenleme”, “silah bırakma” gibi ifadeler artık sadece güvenlik politikası açısından okunmamalı. Çünkü siyasette bazen söylenen kadar, aynı dönemde hangi başlıkların yan yana geldiği de önemlidir.
Bu bir siyasi yorumdan çok, Meclis matematiği meselesi. Dolayısıyla iktidarın bir taraftan “Terörsüz Türkiye” söylemini öne çıkarırken diğer taraftan yeni anayasa vurgusunu artırması ister istemez aynı denklem içinde değerlendiriliyor.
Yeni düzen anlatısı
Bana göre konuşmanın en dikkat çekici bölümü ise CHP’den AK Parti’ye geçişlerin yaşanabileceğinin söylenmesiydi.
Hukuken bakıldığında bunda doğrudan bir sorun yok. Hukuki olarak mesele çok net. Belediye başkanı seçildikten sonra herhangi bir partiye bağlı kalmak zorunda değil. İstifa eder, geçer, devam eder. Mevcut sistem buna izin veriyor. Ama siyaset burada bitmiyor.
Çünkü hukuk yalnızca normlardan ibaret değildir; temsil ilkesi ve demokratik meşruiyet de işin önemli parçasıdır.
Çünkü seçmen sandığa giderken çoğu zaman yalnız kişiye oy vermez. Partinin siyasi kimliğine, söylemine, kadrosuna ve temsil ettiği çizgiye de oy verir. Bu nedenle seçimden kısa süre sonra yaşanan siyasi geçişler, özellikle seçmenin değişim beklentisiyle oy verdiği yerlerde, “iradenin yön değiştirmesi” tartışmalarını beraberinde getirir. Bugün yaşanan durum da tam olarak budur.
Ancak bana göre asıl dikkat çekici mesele, bu geçişlerin tek başına değil; yeni anayasa ve “Terörsüz Türkiye” söylemleriyle birlikte okunması gerektiğidir. Çünkü ortada birbirinden bağımsız gelişmeler değil, birbirini tamamlayan bir siyasi zemin oluşuyor.
Ortaya çıkan tablo şunu düşündürüyor: İktidar yalnızca seçim kazanmayı değil, Türkiye’de yeni dönemin siyasi merkezini yeniden kurmayı hedefliyor olabilir. Bir tarafta yerel siyasette çözülmeler ve parti geçişleri yaşanırken, diğer tarafta anayasa değişikliği için gerekli siyasi zeminin hazırlanmasına dönük temasların güçlenmesi dikkat çekiyor.
Bu nedenle Erdoğan’ın açıklamalarını yalnızca günlük siyasi polemik olarak okumak eksik kalır. Çünkü burada daha geniş bir siyasi mühendislik alanı oluşuyor. Güvenlik politikalarıyla anayasa tartışmalarının, yerel siyasetteki geçişlerle Meclis aritmetiğinin aynı dönemde kesişmesi tesadüf değildir.