Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı yeni vergi teşviki ilk bakışta oldukça iddialı: Yurt dışında yaşayan ve son üç yıldır Türkiye’de vergi mükellefi olmayanlar ülkeye gelirse, 20 yıl boyunca yurtdışı gelirlerinden vergi alınmayacak; veraset ve intikal vergisi de yüzde 1 gibi oldukça düşük bir oranla sınırlandırılıyor.
Kâğıt üzerinde bakıldığında, bu düzenlemeye “yanlış” demek kolay değil. Hatta tam tersine, oldukça rekabetçi. Dünyada benzer örnekleri de var. Birleşik Krallık, BAE ya da İsviçre gibi örneklerin de vergi politikalarının yatırım kararlarında rol oynadığı açık. Hepsi sermayeyi çekmek için çeşitli avantajlar sunuyor.
Ama tam da burada kritik bir ayrım ortaya çıkıyor: Bu ülkeler sermayeyi sadece vergiyle mi çekiyor?
Yine aynı mesele
Bir hukukçu olarak güncel konuları her zaman hukuki boyutuyla ele almaya çalışıyorum. Ancak pek çok meselede konu dönüyor, dolaşıyor hep aynı yere geliyor: Hukuki güvenlik.
Cumhurbaşkanının son hamlesi, açıkça “teşvik vererek yatırım çekme” modeline dayanıyor.
Oysa gelişmiş ekonomilerde asıl model farklıdır: Güçlü bir hukuk düzeni kurarsınız, yatırım zaten gelir. Vergi teşvikleri ise bu yapının üzerine eklenen tamamlayıcı unsurlar olur.
Çünkü yatırımcı için asıl soru “Ne kadar vergi ödeyeceğim?” değil, “Bu kurallar yarın değişir mi?”
Vergi oranı yüzde 30 da olsa, eğer kurallar öngörülebilirse yatırım yapılır. Ama vergi yüzde sıfır bile olsa, eğer o sıfırın kalıcı olup olmayacağı belirsizse, o zaman risk başlar. Ve yatırımcı riskten değil, belirsizlikten kaçar.
Burada kilit kavram “hukuki öngörülebilirlik.” Yani yatırımcının, içinde bulunduğu sistemde neyle karşılaşacağını önceden tahmin edebilmesi. Kanunların sık değişmediği, geriye dönük uygulanmadığı, idarenin keyfi davranmadığı ve yargının bağımsız şekilde denetim yapabildiği bir yapı.
Eğer bu unsurlar zayıfsa, ortaya şu sonuç çıkar: Risk hesaplanamaz hale gelir. Ve hesaplanamayan risk, çoğu zaman yatırım yapılmaması anlamına gelir.
Bu noktada şu sert ama gerçekçi tespiti yapmak gerekiyor: Yatırımcı için en büyük risk yüksek vergi değildir. En büyük risk, keyfi müdahale ihtimalidir.
Ansızın bir ruhsat veya faaliyet izninin iptal edilmesi, bir şirketin yönetimine müdahale edilmesi, normatif çerçevenin istikrarsızlığı… Bunlar, teşvikin sağlayabileceği tüm avantajı tek kalemde siler. Asıl belirleyici olan, hukuki güvenliktir.
Meşru beklenti
Sözün özü, sermaye hareketleri yalnızca mali teşviklerle yön değiştirmez. Ekonomik aktörler, kararlarını alırken içinde bulundukları ortamın bütününe bakar; “öngörülebilirlik” arar.
Hukuk burada yeniden karşımıza çıkıyor. Uluslararası yatırım hukukunda bunun adı “meşru beklenti.” Yatırımcı, bir ülkeye girerken belirli bir hukuki çerçevenin korunacağı beklentisiyle hareket eder. Eğer bu beklenti zedelenirse, teşviklerin anlamı kalmaz.
Hukuki öngörülebilirlik sağlanmadan verilen teşvikler, yeni ve kalıcı yatırımlar yaratmak yerine, sınırlı ve geçici sermaye hareketlerine yol açar. Belki bir miktar para gelir. Ama o para kalıcı olmaz.
Sermaye düşük vergiyi değil, güvenli zemini satın alır ve o zemin kurulmadan, vergi sıfır da olsa, karar değişmez.