Festivallerde gösterilen filmlerden yola çıkarak sinemamızın nereye baktığını, hangi sorunlara odaklandığını ve hangi bakış açılarına göre ürettiğini ve nereye doğru evrildiğini şimdiden anlamak mümkün mü? 63. Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Yarışma bölümünün bu yılki seçkisi acaba “daralma” mı yoksa “ferahlama” kelimesiyle özetlenecek? Taşraya sıkışan konular, modern kentlerin varoş mahallerinde çırpınıp duran nevroz müptelaları, tevarüs etmiş travmalar veya kendi zihinlerinde yarattıkları hücrelerde çırpınıp duran insanlarla mı yoksa yeni bir bakış açısıyla yaratılmış karakterlerle mi tanışacağız? Geçmişte Türk sinemasını, sanatın hünerlerini kullanılarak patetik bir umutsuzluğa teslim eden zihniyetin aksine yeni bir dil ve anlatı imkânı doğmuş olduğunu mu göreceğiz? Aslında bu sorum sadece festivallerde yarışan filmler bağlamında değil genel bir izleme, değerlendirme ve soruşturma konusu ama hem Altın Koza hem Altın Portakal ulusal yarışmaları da birer laboratuvar görevi görüyor.

Sadede geleyim: Festival basın ilişkileri direktörü Batuhan Zümrüt’ten edindiğim bilgiye göre 63. Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda yer alan eserlerin konuları ve öne çıkan hikâye akışları şu şekilde:

Artakalan filminde yıllar önce yaşanan bir kırılmanın ardından yolları ayrılan bireyler geçmişin gölgesinde yeniden bir araya gelir. Dile getirilemeyen vicdan azapları ve suskunluklar karakterler arasındaki temel gerilimi oluşturur. Eser geride kalan tortularla yüzleşerek varoluşunu sürdürmeye çalışan insanların dingin hikayesidir (Yeşim Ustaoğlu).

Bekle Bizi Brüksel filminde Türkiye’den Avrupa ya uzanan bir umut yolculuğuna çıkan kahraman bürokratik engellerle sınanır. Süreç boyunca karşılaştığı farklı hayatlar kendi beklentilerini ve kimliğini sorgulamasına yol açar. Anlatı Brüksel’e ulaşmaktan ziyade bu yolun insanı nasıl dönüştürdüğünü gözler önüne serer (Necmi Sancak).

Bir Anne Hakkında filminde zorlu yaşam koşullarında çocuklarını ayakta tutmaya çalışan bir kadının içsel mücadelesi anlatılır. Annenin geçmiş tercihleri ile çocuklarının gelecek beklentileri karşı karşıya gelince çatışma derinleşir. Hikâye bir kadının hem ailesini koruma hem de kendi varoluşunu savunma çabasını aktarır (Büşra Bülbül).

Cinlerin Düğünü filminde Doğu Anadolu da geçen bir ailenin kuşaklar boyu süren trajedisi konu alınır. Bastırılmış duygular ve saklanan sırların ortaya çıkmasıyla aile içi dengeler tamamen altüst olur. Mistik atmosferle harmanlanan eser insan doğasının karanlık yönlerini sert bir dille işler (Ferit Karahan).

Düğün Şarkıcısı filminde taşrada düğün şarkıcılığı yapan bir müzisyen hayatını değiştirecek bir fırsatın peşine düşer. Hayalleri ile ekonomik gerçekler arasında bocalarken taşra yaşamının sınırlarıyla yüzleşir. Müzik karakterin duygusal dünyasını ve kaçış arzusunu ifade ettiği en temel araç haline gelir (Emre Aybek).

Elisa filminde köklerini araştırmak üzere yola çıkan genç bir kadın ailesinin saklı kalmış tarihiyle yüzleşir. Geçmişin izlerini sürerken hem kendi iç dünyasında hem de gittiği coğrafyada derin izler bırakır. Yapım bireysel bir arayış üzerinden önyargı yabancılaşma ve aidiyet kavramlarını sorgular (Sinan Sertel).

Hakikatin Ölümü filminde bir araştırmacı bilgi kirliliği ve medyanın gölgesinde saklanan bir gerçeği ortaya çıkarmaya çalışır. Güç odaklarıyla girdiği bu tehlikeli mücadele karakterin kişisel ilişkilerini derinden sarsar. Eser doğruluk kavramının yitirildiği bir sistemde vicdanın sesini dinlemenin bedelini gösterir (Hüseyin Karabey).

Kadim Mavi filminde bir kıyı kasabasında yaşayan insanlar geleneksel yaşam ile modernleşme arasında sıkışır. Ana karakter denizin sunduğu cömertlik ve tehlikeler eşliğinde doğayla olan bağını korumaya çalışır. Yapım kaybolmakta olan değerlere ve insanın köklerine yakılan hüzünlü bir ağıt niteliğindedir (Emir Ziyalar).

Ölü Arının İğnesi filminde yaşadığı travmatik olayın ardından adalet arayışına giren bir adam sistemin çarkları arasında bocalayarak ilerler. İçindeki öfke ve intikam duygusu çevresiyle ve yetkili makamlarla olan ilişkisini sert bir boyuta taşır. Eser ölü bir arının bile refleks olarak iğne batırabilmesi imgesinden yola çıkarak vicdanı sorgular (Aydın Orak).

Selma filminde kendi ayakları üzerinde durmak isteyen kadın geçmiş hatıralarıyla yüzleşip hayatına yeni bir yön vermeye karar verir. Çevresindeki insanların beklentileri ile kendi özgürlük arzusu arasında hassas bir denge kurmaya çalışır. Anlatı bir kadının içsel gücünü keşfetme ve kendi hikayesinin özneliğini eline alma sürecini aktarır (Emre Kavuk).

Taş ve Tüy filminde biri ağır diğeri hafif iki farklı yaşam felsefesine sahip karakterin yolları beklenmedik şekilde kesişir. Katı kurallarla yaşayan kahraman hayatına giren yeni figür sayesinde kendi sınırlarını sorgular. Anlatı minimalist bir dille vicdan ve özgürlük arasındaki hassas dengeye odaklanır (Ragıp Türk).

Tatlı Maya filminde aile mirası olan geleneksel bir lezzeti korumak isteyen karakter endüstriyel üretime karşı direnir. Geçmişin kıymetli hatıraları ile günümüzün hızlı tüketim kültürü arasındaki çatışma tatlı bir hüzünle işlenir. Maya simgesi üzerinden emeğin sabrın ve insan ilişkilerinin kutsallığı vurgulanır. (Biket İlhan).