İnsan hayatında önemli eşikler vardır. Çocuk, yetişkinlik, meslek, siyaset, toplumsal değişimler gibi. Bu

eşikler insanın düşüncesini, yönünü, ilişkilerini veya hayat biçimini değiştiren dönüm noktalarıdır.

Bilinçli biçimde oluşturduğumuz, toplumsal normlar içindeki yaptığımız seçimlerimiz bile bizi daha

önce bilmediklerimizi öğrenmeye, denemediklerimizi tecrübe etmeye, yaşamadıklarımızı yaşamaya

yönlendirir. Bazıları çok sıradandır, bazıları çok sürprizlidir.

Yaşamı, her insan için sürprizler sunan bir akıştır, diye tanımlarsak, benim hayatımdaki en

güzellerinden biri, biricik kızım İlay’ın yaptığı sürpriz oldu. Hayatını birleştirmeye karar verdiği

arkadaşı Melih ile ailecek tanıştıktan birkaç hafta sonra bu sefer de sevgili kızım beni nişan törenine

davet etti! Latife bir yana, ayın on üçünde Beykoz Kelebek Çiftliği’nde geleneklere uygun ritüelleri

yerine getirdikten sonra çok sade ama ışıltılı, neşe ve mutluluk saçan bir nişan gecesi yaşadık. Bu

güzel an ile beraber benim hayatımda da yeni bir sayfanın açıldığını hissettim. İlerde daha

yakınlaşacağımız hısım olacağımız kıymetli insanlarla tanışmak heyecan vericiydi. Belli yaşlardan sonra

yeni arkadaşlıklar kurmanın ne kadar zor olduğunu hepimiz biliriz. Ama İlay ve Melih sayesinde iki

büyük aile sosyal mesafeleri ışık hızıyla aşarak tanış oldu, birlik oldu! İşte o andan itibaren anladım ki

yalnızlaşmanı karşısındaki en önemli engellerden biri de gelenekleri yaşatmak ve aile kurmaktır!

Şunu demek istiyorum: aile tarih boyunca en çok ciddiye aldığımız bir değerdir ve çocuklarımızın aile

kurmaları sadece kendi hayatlarını birleştirmek, çoğaltmak olarak kalmayıp ebeveynleriyle beraber

yakınlarının da hayatlarına dokunmaları anlamına geliyor. Doğal olarak çok bilinen ve söylenen o sözü

ben de tekrarlayayım: mutluluk da paylaştıkça çoğalıyor.

***

Gülsen Tuncer’e Veda!

Bugün toprağa vereceğimiz Gülsen Tuncer, dürüst, dik başlı, kadirşinas bir sinema oyuncusuydu. Eşi

Engin Ayça’yı niteleyebileceğim “mülayim, yumuşak huylu, sakin” kelimelerinin zıddıyla

tanımlanamasa da Gülsen Hanım kendine özgü bir yapıya sahipti. Bir tür kedi karakteri vardı. Atak,

hırçın, delişmen ve sevecen gibi kelimelerinin ifade ettiği haller ona yakışırdı. Gülsen Hanım’ı şahsen

en coşkun anlarından birinde, 2009 veya 2010’da bir Altın Portakal Film Festivali sahnesinde yaptığı

konuşma esnasında tanıdım. Sahnedeyken sanatçı Gülsen Tuncer değildi. Adeta 1980 öncesi öğrenci

formlarında masa üstüne çıkıp konuşan bir devrimci öğrenci kız gibiydi. Aklımda hep o haliyle kaldı.

Sonra hem Engin Bey hem de Gülsen Hanımla festivallerde pek çok zaman beraber film seyrettik, aynı

festival dolmuşlarına bindik, aynı sinema salonlarının havasını soluduk ama aramızdaki mesafe hep

aynı kaldı. Hiç yakınlaşamadık diyemem çünkü bir istisnası oldu: Bir festival dönüşü uçağımız rötar

yaptığı için havaalanında herkes uzun oturmaya başlamıştı. Böylece, Maraşlıların “edik” dediği deri

ayakkabılardan giydiğini görmüştüm. Maraşlılığım tutmuştu. Edik kelimesini çok ilginç buldu diye

hatırlıyorum. Sonunda kendisine bir tane hediye edeceğimi söylemiştim. Sevinçle karşılamıştı. Ben

edik adlı o ayakkabıdan aldım! Bir festival buluşmasında sürpriz yapıp hediye edecektim, olmadı.

Hayatın akışı onun için farklı bir yönde işledi. Huzur içinde uyu Gülsen Tuncer!

***

Mecnun neden çöle düştü?

Rivayet ederler ki, Leyla’nın babası bir şölen düzenler. Bütün aşiret büyük bir ateşin etrafında geniş

bir çember oluşturmuştur. Leyla, sıradaki insanlara çorba dağıtmaktadır. Herkes kendi tasını uzatıp

beklemekte, Leyla ise iki adamın kulplarından tutup taşıdığı kazandan kepçe ile çorba alıp uzatılan

taslara dökmektedir. Leyla tam da Mecnun’un önüne geldiğinde çemberden önce bir uğultu yükselir,

“Bakalım ne olacak? Leyla ne edecek, Mecnun hangi hale girecek?” mealinde. Sonra derin sessizlikle

beraber ayır cayır yanan alevin uğultusu ve çıtırtı sesleri sonra nefes sesleri en son Mecnunun “güm,

güm, güm” diye hızlı hızlı adan kalbin in sesi kalır kulaklarda. Bütün gözler Leyla’ya dönmüştür! Leyla

Mecnun’a birkaç saniyelik bir bakış attıktan sonra kepçeyle Mecnun’un kafasına vurur, “küt” sesi

babasına kadar ulaşır. Derin bir tebessümle sevincini dışarı vurur. Sesin aşiret şeyhini de gülümsettiği

iddia edilir! Leyla çorba dağıtmaya devam ederken Mecnun’un yanında bulunan bir adam onun

tebessüm ettiğini, çorba tasını kalbinin üzerinde tuttuğunu görür ve dayanamayıp sorar: “A be adam

hakikaten mecnunsun sen! Leyla, herkese çorba dağıttı senin kafana kepçeyle vurdu hala

gülüyorsun, neden?” Mecnun tam bir mutluk hali içinde “Çünkü bana farklı davrandı” der. Bir tür

transa geçtiği rivayet edilir ki bendenize göre çöllere düşmesinin sebebi de bu maşuka darbesidir!