Türkiye’de “kayyum” kelimesini yıllardır sadece terörle, güvenlikle ve olağanüstü hallerle birlikte duyuyoruz.

Oysa meseleye bir de hukuk açısından bakalım:

Ortada seçmenin verdiği bir yetki varsa ve o yetkiyi taşıyan kişi kendi iradesiyle o temsil bağını koparıyorsa, orada da fiilen bir temsili boşluk doğmuyor mu?

Devlet, terör gerekçesiyle oluşan boşluğa kayyum atıyor da, siyasi sadakatsizlikle oluşan boşluğu neden görmezden geliyor?

Asıl sorulması gereken soru bu.

***

Anayasamızın 67. maddesi seçme ve seçilme hakkını düzenler.
Bu hak, millet egemenliğinin sandık yoluyla kullanılmasını ifade eder.

Yani sandık, sembolik bir ritüel değildir.

Somut bir yetki devridir.

Millet, kendi adına karar verme hakkını belli bir süreliğine bir partiye ve onun adaylarına bırakır.

Ardından 80. madde gelir:

“Milletvekilleri, seçildikleri bölgeyi veya kendilerini seçenleri değil, bütün milleti temsil ederler.”

Bu madde çoğu zaman yanlış yorumlanıyor.

Sanki “istediği gibi hareket edebilir” serbestliği veriyormuş gibi…

Hayır.

Bu hüküm keyfilik değil, daha büyük bir sorumluluk yükler.

Çünkü artık şahsi değil, milli bir emaneti taşıyorsundur. Kişisel davranışları terk edilmesi ve yetki aldığı millet için çalışması anayasal bir vazifedir.

Bizim medeniyetimizde temsilin karşılığı tek kelimedir; “emanet.”

Kur’an’da açık bir uyarı vardır: “Şüphesiz Allah size, emanetleri ehline vermenizi emreder.” (Nisa 58)

Emanet; sahibinin rızası olmadan yer değiştirmez.
Emanet; kişisel hesaplara alet edilmez.
Emanet; “canım istedi” denilerek terk edilmez.

Seçmenin verdiği oy da bir emanettir.

Bir parti listesinden aday olup, o partinin programıyla oy isteyip, o oylarla seçilip, sonra başka bir siyasi yapıya geçmek…

Bu sadece siyasi bir tercih değildir. Bu, emanetin yerini değiştirmektir.

Hukuken tartışmalıdır. Ahlâken ise savunulamaz.

***

En basit hukuk bilgisi; Bir sözleşmenin dayandığı temel şart ortadan kalkarsa, yetki de sona erer. Bir şirket adına görevlendirilen yönetici, şirketten ayrıldığında koltuğu yanında götüremez. Bir avukat müvekkilini bıraktığında yetkisi düşer.

Çünkü temsil bağı kopmuştur.

Peki, siyasette neden farklı?

Partinin oyuyla seçil, partiden istifa et ama makam sende kalsın…

Bu hukuk mantığıyla açıklanabilir mi?

Açıklanamaz.

Bu, açıkça temsil ilişkisinin haksız feshidir.

***

Burada bir gerçeği de görmezden gelemeyiz; bütün yükü sadece transfer yapan siyasetçiye yıkmak kolaycılık olur.

Partiler de sorumludur.

Aday belirlerken; kim bu kişi? Siyasi sadakati var mı? Fikri omurgası var mı? Yoksa ilk rüzgârda savrulacak biri mi?

Bunları araştırmak zorundadırlar.

Siyaset, “tutarsa aday yapalım” kumarhanesi değildir.

Çünkü bedelini parti değil, millet ödüyor.

Peki, çözüm nedir? Çok basit.

Seçildiği partiyle bağını koparan; milletvekilinin üyeliği düşmeli, belediye başkanının görevi sona ermeli, meclis üyeliği otomatik bitmeli.

Ortaya çıkan boşlukta ise seçim dönemine kadar kayyum ya da vekil yönetim uygulanmalı ve ilk sandıkta yeniden halkın onayına gidilmeli.

Kayyum sadece güvenlik tehdidine değil, temsili meşruiyet boşluğuna da atanmalıdır.

Çünkü her iki durumda da ortada aynı şey vardır:

Millet iradesinin kesintiye uğraması. Bu iradenin aşınması “milli güvenlik” sorunudur.

***

Demokrasi sadece prosedür değildir.

Ahlâk olmadan demokrasi, sadakat olmadan temsil, emanet bilinci olmadan siyaset olmaz.

Rozet değiştirmek kolaydır.

Ama milletin oyunu cebine koyup başka kapıya gitmek…

İşte o, ne anayasa ile ne vicdan ile açıklanabilir.

Terörle görevden alınana kayyum atanıyorsa, emaneti terk edene de atanmalıdır.

Çünkü koltuk kimsenin şahsi mülkü değildir.

Milletindir.