Türk lirasının değerlenmesinden şikâyet edenlerden değilim.
Aksine, ucuz dolar benim gibi sık sık yurt dışına çıkan biri için hayatı kolaylaştırıyor. Hatta dürüst olmak gerekirse zaman zaman insanı şaşırtacak kadar büyük bir fark yaratıyor.
Yaklaşık on gün önce Avrupa’nın en pahalı şehirlerinden biri sayılan Viyana’daydım. Orada gerçekten kendimi zengin gibi hissettim. Türkiye’de yaklaşık 20 bin lira civarında olan bir emekli maaşı, euroya çevrildiğinde Avrupa’da küçümsenmeyecek bir alım gücü yaratabiliyor.
Bu durumun sebebi basit: Türk lirası dışarıda güçlü görünüyor.
Yurt dışına sık giden biri olarak şunu çok net görüyorum: Avrupa’da hayat bize ucuz geliyor ama Türkiye’de aynı hayat inanılmaz pahalı.
Parası olan ve yurt dışına çıkan bir Türk, Avrupa’da adeta zengin gibi yaşıyor. Restoranlarda rahatça yemek yiyebiliyor, alışveriş yapabiliyor, gezebiliyor. Aynı harcamayı Türkiye’de yapmak ise çoğu zaman çok daha pahalıya geliyor.
Basit bir örnek vereyim. Viyana’da beş kişi şık bir restoranda, düzgün porsiyonlarla doyurucu bir et yemeği yedik. Gelen hesap 105 euro oldu. Bugünkü kurla kabaca 6 bin lira civarında.
Türkiye’de ise beş kişi bırakın iyi bir restoranı, sıradan bir lokantaya gittiğinde bile kişi başı bin liraya yaklaşan hesaplar görmek artık şaşırtıcı değil. Biraz daha iyi bir restorana girdiğinizde ise rakamlar çok daha yukarı çıkıyor.
Üstelik mesele yalnızca yeme-içme değil.
Türkiye bugün giyimde, tüketim ürünlerinde, hizmette, hemen her alanda pahalı bir ülke haline geldi. Bu durum artık sürdürülebilir olmaktan çıkıyor.
Bugün Türkiye giderek ithal ürün cenneti haline geliyor. Temu ve Ali Express gibi platformların kapatılmasıyla yerli üretimin korunacağı düşünüldü. Ancak gözden kaçan çok önemli bir gerçek var:
Türkiye’de satılan o ürünlerin büyük bölümü zaten Türkiye’de üretilmiyor.
Bu platformları kapattığınızda üretici korunmuyor; sadece ithalatçı güçleniyor. Çünkü aynı ürünler yine ithal ediliyor ve Türkiye’de satılıyor.
Sorunun daha derini ise üretimde.
Türkiye’de tüketim artıyor ama üretim aynı hızla artmıyor. Bu risk artık tarımda da açıkça görülmeye başladı. Tarımın maliyeti hızla yükseliyor. Tohum, gübre, ilaç, işçilik, nakliye… Her aşama ciddi bir maliyet oluşturuyor.
Bugün bazı sebzelerin kilosunun 200 lirayı aşan fiyatlara çıkması tesadüf değil. Bu, maliyet zincirinin doğal sonucu.
Sanayide de tablo farklı değil.
Türkiye’nin büyük sanayi şirketlerinden biri olan Vestel’in açıkladığı bilançoda yaklaşık 30 milyar lira zarar görülmesi ciddi bir uyarıdır. Benzer şekilde farklı sektörlerde de kârlılığın hızla eridiği görülüyor. Tekstil sektörü uzun süredir zor durumda. İnşaat tarafında konkordatolar artıyor. Özellikle Denizli gibi üretim merkezlerinde ciddi sıkıntılar konuşuluyor.
Bütün bunların arkasında ise aynı politika var:
Enflasyonu ve kuru baskılayarak fiyatları kontrol etme çabası.
Ancak ekonomide bazı gerçekler uzun süre görmezden gelinemez.
Bugün Türkiye’de bir yandan büyük bir refah görüntüsü var. Boğaz hattındaki lüks restoranlarda bir gecede 50-60 bin liralık hesaplar ödeyenler bulunuyor. Diğer yanda ise AVM köşelerinde daha ucuza karnını doyurmaya çalışan insanlar var.
Bu iki tablo aynı ekonominin içinde yaşanıyor.
İşte bu nedenle kur meselesi artık yalnızca finansal bir tartışma değil; ekonominin sürdürülebilirliği meselesi haline gelmiş durumda.
Türk lirasının gerçek değerini bulması gerekiyor.
Aksi halde bugün avantaj gibi görünen güçlü kur, yarın üretim, istihdam ve büyüme açısından çok daha büyük sorunların kapısını aralayabilir.
Kısacası mesele şu:
Kur politikası artık ekonomi yönetiminin en kritik sınavlarından biri haline gelmiş durumda.
Ve mevcut tablo uzun süre böyle devam edebilecek gibi görünmüyor.