ABD’nin, İsrail ile birlikte başlattığı savaşta, İran’ın gösterdiği direnç neticesinde maddi ve manevi kayıplara uğradığı ve istediği sonuçları alamadığı bilinmektedir. Savaşa devam edildiğinde kayıplarının artacağını, sarsılan prestijinin daha da zedeleneceğini ve bunun yaklaşan kısmi seçimlere yapabileceği olumsuzlukları da değerlendirerek İran’la bir anlaşma yapmayı tercih etmiştir. İran’ın da bu konudaki niyeti de dikkate alınarak, Pakistan, Katar, Mısır ve Türkiye’nin de aracılığı ile müzakereler yapılmasına imkân sağlanmış, Pakistan’ın öncülüğünde Katar’ın da iştirakiyle, zaman zaman kesintiye uğrasa da görüşmeler bir müddet devam etmiştir.

ABD “savaşın galibi” imajı yaratmaya çalışıyor

Trump, bir taraftan müzakerelerin devamını isterken, diğer taraftan da tehditler savurmakta ve zaman zaman mahdut hedefli saldırılar yaparak da müzakereleri durdurmayı istiyormuş gibi davranarak durum üstünlüğü yaratma çabasındadır. Hatta son olarak da İran Dışişleri Bakanı ve Meclis Başkanının da bir arada bulunduğu müzakere heyetine suikast veya doğrudan saldırı yaparak onları yok edebileceğini, ancak o zaman da müzakere edecek kimseyi bulmayacağı için bunu yapmayacağını söyleyecek kadar da ileri giderek dik durduğunu göstermeye çalışmaktadır.

Müzakereler bu nedenle sıklıkla kesintiye uğrarken, İran’ın Hürmüz’deki gemilere füze taarruzunda bulunmasını zaten zor ilerleyen süreci sıkıntıya sokmuş, Trump’ın NATO Zirvesinde verdiği demeçte ateşkesin sona erdiğini, müzakerelere devamının artık bir önemi kalmadığını açıklaması, durumu yeniden gerginleştirmiştir.

Trump, diğer taraftan da İran’dan taleplerinin hemen hemen tamamını aldıklarını da söyleyerek, dünya kamuoyuna ve ABD seçmenine mesaj vermeyi sürdürmekte ve en önemli konu olarak nitelendirdiği İran’ın nükleer silah ve teknoloji çalışmalarına ilişkin istedikleri sonuca ulaştıklarını ifade etmektedir.

İran da baskı altında görüşme ortamıyla netice alınamayacağını, ABD’nin zorla bir şeyi kabul ettirmesinin mümkün olmadığını söylemektedir.

Sonuçta taraflar bu savaştan karlı çıkanın kendileri olduğunu dünya ve kendi iç kamuoylarına göstermeye çalışmaktadır. Yapılacak anlaşmayı hem etkilemeye hem de çıkacak sonucu kendi lehlerine göre yorumlamaya gayret edecekleri, ancak bunun yeniden oluşan gerginliğin girilmesinden sonra olabileceği değerlendirilmektedir.

İsrail’in ABD-İran müzakerelerindeki tavrı

İsrail, İran’la yapılan savaşın devam etmesinden yanadır. Bu nedenle müzakereleri önlemeye çalışmaktadır. Müzakerelerde kararlaştırılan, İsrail’in Lübnan’a saldırılarını durdurması, zaman içinde de Lübnan topraklarından çekilmesi maddesini tanımamaktadır.

İsrail, Lübnan’a saldırılarını hem işgalini sürdürmek hem de ABD-İran müzakeresini baltalamak için devam ettirmektedir. ABD’nin, saldırılarının müzakereleri olumsuz etkilediği için son vermesi çağrısına kulak asmamaktadır. Ancak ABD’nin İran liderlerine bir suikast yapması duyumuna karşı gösterdiği kesin tavrından dolayı bu eyleminde geri adım atmıştır.

İsrail’in, ABD/Trump’ın çağrısına uymamasını, ABD’yle aralarında olan bir diyaloğa/anlaşmaya bağlamak mümkündür. Bunda ABD’deki, müesses nizamın, Yahudi Lobisinin ve Evanjelist akımın etkisinin de olduğu söylenebilir. İsrail’in, yaptırım içermeyen çağrılara itibar etmeyeceği bir gerçektir.

Trump’ın, Netenyahu’nun görüşme isteğini kabul ettiğini açıklarken "Netanyahu'yla iyi anlaşıyoruz. Patronun kim olduğunu biliyor." ifadelerini kullanması ve iki liderin gelecek haftalarda Beyaz Saray'da bir araya gelebileceğini de söylemesi, Netenyahu’ya olan sitemlerinin göstermelik olduğuna işaret etmektedir.

İsrail’in Lübnan, Filistin ve Suriye konusundaki tutumu

İsrail’in başlangıçtaki güvenlik politikası, İran destekli Hizbullah ve Suriye'deki milislerin oluşturduğu askeri tehditleri bertaraf etmeye dayanmaktadır. İsrail, Lübnan ve Suriye’yi İran’a karşı müdahale alanının ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir.

Ancak son yıllarda ABD’nin de desteğiyle Gazze’de devam ettirdiği katliam, Suriye’de değişen durum ve ABD’yle birlikte İran’a düzenledikleri saldırıyla oluşan yeni ortamın yarattığı boşluğu da kullanarak davranışlarını değiştirdiği görülmektedir. Artık daha saldırgan bir tutumla vadedilmiş toprakların peşine düşerek bölgedeki işgalini genişletme temayülünde olduğu, Netenyahu’nun seçimi kaybetmesi halinde yargılanma endişesi taşımasından dolayı da sürekli bir savaş hali içinde bulunmayı tercih ettiği görülmektedir.

İsrail’in, Lübnan politikası; sınır güvenliğini sağlamak amacıyla Lübnan’ın güneyinde genişletilmiş güvenlik bölgeleri oluşturmak, Hizbullah'ın sınır bölgesinden tamamen çekilmesini ve Lübnan'da devlet dışı silahlı bir gücün bulunmamasını sağlamaktır. Ancak mevcut durum ve açıklamalardan, işgal ettiği toraklardan çekilmeyeceği, hatta daha da genişleteceği anlaşılmaktadır.

İsrail’in Filistin politikasının esası, onun devlet olarak tanınmamasına, Filistinlilerin bölgeyi terk etmesine, etmeyenlerin de yok edilmesine dayanır. Bu kapsamda Hamas saldırısına cevap bahanesiyle, ABD’den de aldığı güçle, Gazze’nin tümünü işgal etmeye ve bölgeyi Gazellilerden temizlemeye yönelmiştir. Batı Şeria’yı da adım adım işgal etmektedir.

İsrail Suriye politikası ise; Ülkedeki “İran'ın askeri yapılanmasını engelleme" üzerine kurulmuştur. İran'ın Suriye üzerinden Lübnan'a (Hizbullah'a) silah sevkiyatı yapmasını ve Suriye topraklarını İsrail'e karşı bir cephe haline getirmesini önlemek amacıyla Suriye içindeki hedeflere yönelik hava saldırıları düzenlemektir. Ancak mevcut durum itibariyle ciddi bir tehdit olmamasına rağmen hava saldırıları halen devam etmektedir. 1967'de ele geçirdiği ve 1981'de ilhak ettiği Golan Tepelerinden vazgeçmeyeceği açıktır. Trump’ın bunu tanıması, uluslararası hukuk açısından yeterli görülemez.

Gelinen son durum itibariyle; İsrail, Suriye’de Rusya ve İran etkisi kalmamasına rağmen, işgal ettiği toprakları kuzeye doğru genişletme temayülü göstermektedir.

***

-İsrail, Gazze, Suriye ve Lübnan’da işgal ettiği topraklardan çekilmeyeceğini açıklamıştır. Mevcut boşluğu ve ABD’nin desteğiyle bunu daha da genişleterek Siyonist teolojik hedeflerine mümkün olduğu kadar yaklaşmayı hesapladığı söylenebilir.

-İsrail’in; bölgede oluşturulması hedeflenen Federasyon/Konfederasyon/Devlet şeklindeki bir Kürdistan yapısının tümü veya aşamalarının, İsrail’in yayılmacı politikalarına yardımcı olacağı düşüncesiyle, bu konudaki tüm gelişmeleri desteklediği ve desteklemeye de devam edeceği ve “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışıyla Türkiye aleyhinde hareket edebileceği hesaplanmalıdır.

-Bu kapsamda Türkiye’de devam etmekte olan “Terörsüz Türkiye” sürecinde, ülkemizin “ulus devlet/üniter devlet” anlayışının ve “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halka Türk Milleti” denmesinin, Anayasamızın Başlangıç Hükümlerinin, ilk 4 maddesinin, 66 ve 42. Maddelerinin bütünüyle muhafaza edilmesine özen gösterilmesinin, varlığımız, bütünlüğümüz, egemenliğimiz, bekamız ve güvenliğimiz açısından son derece önemli olduğu dikkate alınmalıdır.

-Suriye’nin de kontrolün ABD’nin eline geçmesiyle Doğu Akdeniz’de, ABD petrol şirketleriyle, İsrail’le, GKRY’yle onlara avantajlar sağlayacak anlaşmalar yaptığı, Yunanistan’ı da bu denklem içine alacak girişimlerde bulunduğu görülmektedir. Maalesef her konuda kendisine destek olan ve Suriye’deki iç karışıklıkların yükünü çeken Türkiye’yi dikkate almamaktadır. Bölgede yumuşak güçle değil, sert güçle politika yürütüldüğü unutulmamalıdır.