Dış politikada ülke çıkarları söz konusu olduğundan, siyah veya beyaz gibi kesin ve net ifadeler yerine, tutarlı olmak kaydıyla ve ana politikadan sapmadan, ihtiyaç halinde gri alanlar içinde hareket edilmesi de söz konusu olabilir. Ancak konu Yunanistan ve Kıbrıs olduğunda, kararlı ve tutarlı davranmak, belirlenen politikanın ısrarla arkasında durmak önemli hale gelmektedir.

Adada uzun yıllar Türk tarafına yapılan zulümlerin son bulması için özellikle Türkiye’nin talepleriyle BM nezdinde yapılan görüşmeler sonucunda yapılan anlaşmayla Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuştur. Ancak başta Cumhurbaşkanı Makarios olmak üzere Rumların çeteler de kurarak, Türkleri katliamlarla ve eziyetlerle Adadan atma mücadelesine girişmişlerdir. Anayasa askıya alındığından resmi durum geçersiz hale gelmiş, bu süreçte Türkler Adada barınamaz bir duruma girmiş, kurulan Türk Mukavemet Teşkilatıyla (TMT) adada tutunmaya çalışmıştır.

Durumun kontrolden çıkması, Türklerin tamamen yok edilmeyle karşı karşıya bırakılması ve adanın Yunanistan’a ilhakını sağlayacak bir darbe yapılması üzerine Türkiye, 1974’de garantörlük hakkını kullanarak Adaya müdahale etmiştir. Kuzey’de şimdiki sınırlara haiz bir bölge kontrol altına alınarak Türklerin güvenliği sağlanmış ve bu bölgede Kıbrıs Türk Federe Devleti kurulmuştur.

Ortaya çıkan durumun çözümü için BM ve muhatap ülkelerle yapılan müzakereler sonuç vermemiş, neticede 1983 yılında mevcut federe devlet, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adıyla bağımsızlığını ilan etmiştir.

Böylece Kıbrıs sorunu, 1974’de çözülmüş ve 1983’de bitmiş, ortada bir sorun kalmamıştır. O zamandan beri Adada barış, istikrar ve huzur vardır. Ancak Türk düşmanlığını ön planda tutan Yunanistan ve Batı bu durumu kabullenememiştir.

Yanlış politikadan doğru politikaya geçiş

Sorun Türkiye açısından bitmiş olmasına rağmen, bu durumu kabullenemeyen ülkeler, sürekli Rum-Yunan ikilisinin arkasında durarak Türkiye’yi müzakereye zorlamış ve sonuç alınamayan bir müzakere süreci içine sokmuşlardır.

Bu arada Türkiye, AB’ye girmek ve bunun gerçekleşmesine de imkan yaratacak AB’yle müzakere sürecini başlatabilmek için büyük bir hevesle, Annan Planı denen BM planı üzerinde müzakerelere başlamayı kabul etmiştir.

Türklerin egemenliğine son veren, adada ikinci sınıf vatandaş yapan, güvenliği olmayan ve elindeki toprakların çoğunu elinden alan, yaşam hakkı tanımayan ve Türkiye’nin de güvenliği aleyhinde olan dengesiz bir federasyon niteliğindeki bu plan, taraf ülkelerin katılımıyla yapılan müzakereler sonucunda, maalesef Türkiye’nin de kabulüyle referanduma sunulmuştur. Adanın 10 yıl kadar bir süre içinde tamamen Rum kontrolüne geçmesini sağlayacak bu plan, yapılan yoğun propaganda ve aldatmaca söylemler sonucu Türk tarafınca kabul edilmiş, ancak Rumların bu kadar beklemeye tahammül edememesi nedeniyle Rumlar tarafından reddedilmiştir. Rum kesimi dışişleri eski bakanlarından Marcoullis’in, bu durumun ‘’Kıbrıs’ta anlaşmaya varmak için bugüne kadarki en iyi fırsatı yok ettikleri’’ itirafı dikkat çekicidir.

Bu gelişmeler üzerine AB, Türk tarafını açığa düşürmek için GKRY’i, fiilen olmayan Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla, tek taraflı ve anlaşmalar hilafını AB’ye üye yapmıştır. BM, AB, ABD, Yunanistan ve GKRY, özetle Batı, Kıbrıs konusunu bir sorun olarak nitelendirerek sürekli olarak Türk tarafını müzakere masasına çekip, KKTC’nin varlığına son vermeye çalışmıştır.

Karşı tarafın niyet ve maksadının anlaşılmasıyla Türk tarafı, zaten fiilen var olan egemen, eşit, iki ayrı devlet statüsünden başka bir seçeneğin kabul edilemeyeceği sonucuna varmış ve kararlılıkla da bunun arkasında durmuştur.

Müzakere tuzağına düşmeyelim

Kıbrıs konusunu “sorun” olarak kabul ettiğinizde, masaya oturma tuzağına düşer ve hakkınız olmasına rağmen önünüze “çözelim” diye sürülen konulara çare arayışlarına girerseniz elinizdekileri de kaybedersiniz. Esas olan; uluslararası ve ikili görüşmelerde, hakkınız ve hukukunuz olan konularda tezlerinizi güçlü bir şekilde dile getirerek emrivakilere imkân tanımadığınızı göstermek, bunun için diplomaside yoğun çaba sarf etmek, gerektiğinde bunları politik girişimler ve askeri faaliyetlerle de güçlendirmektir.

BM Genel Sekreteri, müzakerelerin yeniden başlaması amacıyla özel temsilci görevlendirmiş ve tarafları, gayrı resmi bir yemekte bir araya getirmeyi başarmıştır. Bu gelişme maalesef müzakere sürecinin yeniden açılmasına fırsat yaratmıştır. Bu tarzdaki yemeklerin “yeniden birleşme sürecindeki adımları değerlendirmek üzere” devam edeceği de anlaşılmıştır.

Bugüne kadar federasyona yanaşmayan Rum-Yunan ikilisinin, artık BM’nin ortaya koyduğu iki kesimli ve iki toplumlu bir federasyonu “Birleşik Kıbrıs” olarak kabule yanaştığı ve müzakerelerin ara verildiği yerden başlamasını istediği belirtilmektedir.

Bu girişimler tamamen aldatmacadır. İkinci bir Annan Planı oyununu kurgulanmaya çalışılmaktadır. Türk tarafı bu tuzağa düşmemeli, uyguladığı politikadan sapmamalıdır. Aksi durum KKTC’nin sonu demektir. Müzakerelerden uzak durulmalı, son tahlilde masaya ancak “Egemen, eşit iki ayrı devlet” statüsünde KKTC’nin tanınması/tescili için oturmalıdır. Defalarca önerdiğimiz üzere, KKTC adının da federasyonu çağrıştırmaması için, bir an önce Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KTC) olarak değiştirilmesinde fayda görülmektedir.

Türkiye müzakereye “Yeşil ışık” mı yakıyor

Hal böyleyken, Rum liderin, BM Genel Sekreteri’nin Ankara’da en üst düzeyde yaptığı görüşmede, müzakerelere kapı aralandığını ifade etmesi ve bunu BM Genel Sekreteri’nden de teyit edildiğini açıklaması, Türkiye’nin müzakerelere başlamayı kabul edebileceği şeklinde algılanmıştır.

Rum liderin, hedeflerinin 2026 yazında bir Gayrı resmî Çok Taraflı Konferans toplanması olduğunu, hazırlık kapsamında da BM Kıbrıs özel temsilcisinin adaya geleceğini söylemiştir. 2026 sonuna kadar bir çözüm planının masaya konmasını mümkün gördüğünü ve amaçlarının görüşmelere, Montana'da kaldığı yerden, BM parametreleri ve müzakere birikimi temelinde başlanması ve iki bölgeli, iki toplumlu federasyon hedefine de bağlı olduklarını belirtmesi dikkate alınmalıdır.

Böyle bir müzakerede Türk tarafı, yalnız kalabilecek, salam taktiğiyle tavizlere zorlanabilecek, bugüne kadar olan kazanımlarını kaybetme tehlikesiyle de karşı karşıya kalabilecektir. Bu durumda, önüne konabilecek bazı imkanların, yaşanan olaylardan ders almış olarak cazibesine kapılmamaya özen göstermelidir.

Türkiye’nin, AB’den müzakere tarihi alabilmek için Annan Planı garabetini tanıması ve Yunanistan’ın anlaşmalar hilafına Ege’deki bazı ada ve adacıkların işgaline kayıtsız kalmayı tercih etmesi gibi yanlışlıkların tekrarına imkân tanımayacağına olan inancımız tamdır.

Mademki siyasette ve enerjide bölgesel, hatta küresel, merkez ülke konumundayız, askeri alanda ve savunma sanayiindeki gücümüzle de bu konumumuzu destekleyebiliyoruz ve artık bölgemizde oyun kurucu ülke durumundayız, o zaman bu niteliklerimizi Kıbrıs Türkünün ve kendimizin güvenliği için, bugüne kadar gösterdiğimiz kararlılıkla haklı davamız olan Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması yolunda kullanmaya ağırlık vermeliyiz.