Kıbrıs konusunda yeniden bir diplomasi hareketliliğinin yaşandığı günlerden geçiyoruz. Birleşmiş Milletler yeni temasların ve olası bir 5+1 toplantısının zeminini ararken Rum tarafı eski müzakere parametrelerini yeniden masaya taşımaya çalışıyor. Türkiye ise Kıbrıs meselesinde gelinen noktayı çok daha açık bir dille ortaya koyuyor: İdeal çözüm iki devletli çözümdür. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklama bu bakımdan önemlidir. Fidan, Türkiye’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında adanın tamamını temsil eden bir devlet olarak tanımadığını hatırlatırken, iki devletli çözümün artık açık biçimde Türkiye’nin ortaya koyduğu çözüm modeli olduğunu bir kez daha vurguladı. Asıl üzerinde durmamız gereken mesele, Anavatan Türkiye iki devletli çözüm derken, Kıbrıs Türk halkı Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman başkanlığında yeniden hangi şartlarla müzakere masasına oturacaktır? Çünkü Kıbrıs meselesinin yakın tarihine baktığımızda, Türk tarafının müzakere süreçlerinde sürekli taviz veren taraf olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz.1960 Kıbrıs Cumhuriyeti iki halkın kurucu ortaklığı üzerine kurulmuştu. Kıbrıs Türk halkı bir azınlık değildi. Cumhurbaşkanı Rum, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Türk idi. Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısının hayati konularda veto hakkı vardı. Bakanlar Kurulu’nda, kamu yönetiminde ve devletin diğer organlarında Türk toplumunun anayasal hakları güvence altındaydı.

Peki bugün bize neyi tartıştırıyorlar? Bir “olumlu oy”u! Soruyu açıkça sormak zorundayız: 1960’ta kesin veto hakkımız var iken bugün neden “bir olumlu oy” için pazarlık yapıyoruz? Üstelik Rum tarafı aynı 1960 Cumhuriyeti’nin uluslararası tanınmasını, Avrupa Birliği üyeliğini, BM üyeliğini ve bütün diplomatik imkanlarını tek başına kullanmaya devam ediyor. Bir başka ifadeyle Rum yönetimi 1960 Cumhuriyeti’nin devlet statüsüne sahip çıkıyor fakat o Cumhuriyet’in Kıbrıs Türk halkına tanıdığı kurucu ortaklık haklarını kabul etmiyor. Böyle bir çelişki daha ne kadar sürdürülebilir?

Annan Planı döneminde Türk tarafı çok ciddi tavizler verdi. Ardından Crans-Montana’ya kadar uzanan federasyon müzakerelerinde yeni tavizler gündeme geldi. Toprak, mülkiyet, dönüşümlü başkanlık, siyasi eşitlik, garantiler ve Türk askerinin geleceği yıllarca tartışıldı. Sonuç ne oldu? Rum tarafı 2004’te Annan Planı’nı reddetti. Crans-Montana 2017’de sonuçsuz kaldı. Ama her başarısızlıktan sonra uluslararası toplum Türk tarafına dönerek yeniden aynı masaya oturmasını istedi. Artık bu döngünün kırılması gerekiyor. KKTC 5.Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC Hükümet’lerinin son yıllarda ortaya koyduğu iki devletli çözüm siyaseti işte bu nedenle tarihi önemdedir. Kıbrıs’ta yarım asrı aşkın süredir iki ayrı devlet, iki ayrı demokrasi ve iki ayrı yönetim vardır. Bunun üzerinden yeni bir gelecek kurulmalıdır. Rum lider Nikos Hristodulidis ise hala Crans-Montana’dan, geçmiş yakınlaşmalardan ve eski federasyon parametrelerinden hareket edilmesini istiyor. Bir taraftan müzakere çağrısı yaparken diğer taraftan Maraş üzerinde hak iddia ediyor, KKTC’nin uluslararası temaslarından rahatsız oluyor ve Kıbrıs Türk halkının dünyayla buluşmasını engellemeye çalışıyor. Son olarak Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın müsteşarı Mehmet Dana’nın Lefkoşa’daki diplomatik misyonlara Kıbrıs meselesi konusunda vereceği brifinge katılımın Rum Dışişleri Bakanlığı tarafından engellenmeye çalışıldığı yönündeki haberler son derece düşündürücüdür.

Eğer bu haberler doğruysa ortada ibretlik bir durum vardır; Rum tarafı Kıbrıs Türkleriyle çözüm müzakere etmek istediğini söylüyor ama Kıbrıs Türk tarafının yabancı diplomatlara kendi görüşlerini anlatmasına dahi tahammül edemiyor! Avrupa Parlamentosu Rum Milletvekili Lukas Furlas’ın Girne Kalesi’nde yapılması planlanan EXIT Festival’in iptali için Sırbistan Cumhurbaşkanı’na çağrıda bulunması da aynı zihniyetin başka bir tezahürüdür. Kıbrıs Türkünü dünyadan tecrit et, spor yaptırma, doğrudan uçuş yaptırma, doğrudan ticaret yaptırma, sanatçıyı getirtme, diplomatik temsilcilerle görüştürme; sonra da “gel benimle federasyon kur” de! Bu kabul edilebilir değildir. Bu maskaralığa artık bir son verilmelidir. Türkiye bugün savunma sanayisinden dış politikaya kadar çok farklı bir bölgesel güç konumundadır. Doğu Akdeniz’in şartları da 2004’ün şartları değildir. Böyle bir dönemde Kıbrıs Türk halkından geçmişte sonuç vermemiş formüllere yeniden dönmesini istemek tarihin akışını tersine çevirmeye çalışmaktır. Yeni bir masa kurulacaksa başlangıç noktası bellidir. Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü teyit edilmelidir. Türkiye’nin etkin ve fiilî garantisi ile Türk askerinin Ada’daki varlığı tartışma konusu yapılamaz. Ve en önemlisi, Kıbrıs Türk halkı artık kendisini yeniden azınlık statüsüne sürükleyecek hiçbir formülün tarafı olmamalıdır. Federasyon defteri Crans-Montana’da kapanmıştır. Şimdi konuşulması gereken, Ada’daki iki devletin nasıl iş birliği yapacağıdır.