Kıbrıs’ta son günlerde yaşanan gelişmeleri ayrı ayrı değerlendirmek bizi yanıltır. Bir tarafta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguín geçmiş müzakere süreçlerinde ortaya çıkan “yakınlaşmaların” BM kayıtlarından derlendiğini açıklıyor. Üstelik Crans-Montana’ya kadar…Diğer tarafta Rum lider Nikos Hristodulidis, kuzeydeki eski Rum malları üzerinden yürütülen tutuklama süreçlerini örnek göstererek başka tutuklama emirlerinin uygulanması konusunda son derece küstah bir mesaj veriyor: “Bir şeyin yapılmasını istediğimizde bunun yapılabileceğini gösterdik.” Bir tarafta “diyalog”, “güven”, “yakınlaşma” ve yeni görüşme zemini aranıyor. Diğer tarafta Kıbrıs Türk halkına hukuk ve tutuklama mekanizmaları üzerinden tehdit ve baskı uygulanıyor. O halde sormak zorundayız: Böyle mi güven yaratacaksınız? Kıbrıs Türklerini dünyanın çeşitli ülkelerinde tutuklanma tehdidi altında bırakırken hangi güven ortamından söz ediyorsunuz? Daha önemlisi, böyle bir ortamda Kıbrıs Türk halkından geçmişte verdiği tavizleri yeniden masaya koymasını nasıl bekliyorsunuz?
CRANS-MONTANA’DA KAPANAN DEFTER
Holguín’in “yakınlaşmalar” konusundaki açıklaması üzerinde özellikle durulmalıdır. Çünkü yakınlaşmalar dediğiniz şey gökten inmedi. Onlar, yarım asrı aşan federasyon müzakerelerinde Kıbrıs Türk tarafının çözüm uğruna ortaya koyduğu ciddi tavizlerin de bulunduğu bir müzakere mirasıdır. Toprak konuşuldu.Mülkiyet konuşuldu.Yönetim ve güç paylaşımı konuşuldu.Garantiler ve Türk askerinin Ada’daki varlığı konuşuldu. Haritalar masaya konuldu. Sonunda Crans-Montana’ya kadar gidildi. Ve sonuç? Yine anlaşma olmadı. Şimdi yıllar sonra aynı dosyalar “yakınlaşmalar” adı altında yeniden önümüze getiriliyorsa sormamız gerekiyor: Kıbrıs Türk halkının geçmişte verdiği tavizler neden hala geçerli kabul ediliyor? Müzakere masası sonsuza kadar açık bir çek midir? Rum tarafı anlaşmayı reddedecek, süreç çökecek, yıllar geçecek; fakat Türk tarafının geçmişte verdiği tavizler BM arşivlerinde saklanarak yeni müzakerenin başlangıç noktası yapılacak! Bunu kabul etmek mümkün değildir. Hele Akıncı döneminde sunulan ve ciddi toprak tavizleri içeren harita dahil geçmiş önerilerin yeniden gündeme taşınması söz konusu olacaksa çok daha dikkatli olunmalıdır.
Müzakerelerde uzun süredir geçerli olan “Her konuda anlaşılmadan hiçbir konuda anlaşılmış sayılmaz” ilkesi, ilk bakışta Kıbrıs Türk tarafı için bir güvence gibi görünür. Buna göre, kapsamlı bir anlaşma sağlanmadıkça geçmişteki hiçbir yakınlaşma tek başına bağlayıcı sayılmaz. Ancak pratikte durum daha karmaşıktır. Bugün “yakınlaşmaların derlenmesi” adı altında geçmişteki görüşmelerin yeniden gündeme taşınması, ciddi riskler barındırmaktadır. Çünkü farklı koşullarda ve bütüncül bir paket içinde verilmiş tavizlerin, bugün sanki kesinleşmiş mutabakatlarmış gibi sunulması kabul edilemez. Crans-Montana’da kapsamlı bir anlaşma sağlanamamış ve süreç sona ermiştir. Bu nedenle o döneme ait parçalı uzlaşıların bugünün müzakerelerine doğrudan başlangıç noktası yapılmasına izin verilmemelidir.
RUMLARIN ANLAYIŞI DEĞİŞMEDİ
Aslında Hristodulidis’in son açıklamaları bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor. Rum tarafının Kıbrıs Türk halkına bakışı değişmedi. Bir taraftan federasyon istiyorlar, diğer taraftan Kıbrıs Türk halkının egemenliğini kabul etmiyorlar. Bir taraftan “ortaklık” diyorlar, diğer taraftan 1963’te silah zoruyla ele geçirdikleri sözde Kıbrıs Cumhuriyeti’ni bütün Ada’nın devleti olarak kullanmaya devam ediyorlar. Avrupa Birliği üyesidirler. Birleşmiş Milletler’de bütün Kıbrıs adına temsil ediliyorlar. Uluslararası tanınmışlığın bütün nimetlerinden yararlanıyorlar. Kıbrıs Türk halkı ise hâlâ haksız izolasyonların altında tutuluyor. Şimdi bir de mülkiyet meselesini ceza hukuku ve tutuklama mekanizmaları üzerinden siyasi baskı aracına dönüştürüyorlar. Sonra bize dönüp: “Gelin yeniden ortak devlet kuralım.” Bu nasıl ortaklık? Buna inanacak saf kaldı mı?
FİDAN’IN SÖZLERİ NEDEN ÖNEMLİ?
Tam da böyle bir ortamda Anavatan Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamalar son derece önemlidir. Fidan açıkça iki devletli çözümün Türkiye açısından ideal çözüm olduğunu vurguladı. “Tek çözüm yoludur” deseydi daha iyi olurdu. Ancak daha da önemlisi, Rum tarafının elindeki uluslararası tanınmış devleti, yetkiyi, refahı ve gücü Kıbrıs Türkleriyle eşit biçimde paylaşmasının gerçekçi olmadığını ortaya koydu. Meselenin özü budur. Rum tarafının bugün sahip olduğu ayrıcalıkları Kıbrıs Türkleriyle gerçekten paylaşacağına inanmak için elimizde hangi veri vardır? 1963’ten bugüne yaşananlar mı? Annan Planı mı? Crans-Montana mı? Bugünkü tutuklama tehditleri mi? Tam tersine, bütün tecrübeler bize aynı şeyi söylüyor: Kıbrıs Türk halkının geleceği Rum tarafının insafına bırakılamaz.
YENİ BİR ELLİ YILIMIZ YOK
Kıbrıs’ta mesele artık yeni bir masa kurmak değildir. Asıl mesele, kurulacak masanın hangi gerçeklik üzerine oturacağıdır. Yarım asırdan fazla denenmiş ve sonuç alınamamış federasyon zemini üzerine mi? Yoksa Ada’da bugün fiilen var olan iki devlet gerçeği üzerine mi? Bizim cevabımız nettir. KKTC vardır. Kıbrıs Türk halkı egemendir. Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi ile Türk askerinin Ada’daki varlığı güvenliğimizin vazgeçilmez unsurudur. Bundan sonra yapılması gereken, egemenliğimizi yeniden müzakereye açmak değil; egemen eşitliğimizin ve eşit uluslararası statümüzün kabulünü sağlamaktır. BM gerçekten yeni bir başlangıç istiyorsa önce eski ve başarısız reçetelerden vazgeçmelidir. Rum tarafı gerçekten güven yaratmak istiyorsa önce Kıbrıs Türklerine yönelik tutuklama ve tehdit siyasetini sona erdirmelidir. Uluslararası toplum gerçekten çözüm istiyorsa Kıbrıs Türk halkını cezalandırmaktan vazgeçmelidir. Çünkü Kıbrıs Türk halkının federasyon denemeleriyle kaybedecek bir elli yılı daha yoktur.