Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’in Kıbrıs ziyareti öncesinde Rum Yönetimi lideri Nikos Hristodulidis’in ortaya koyduğu hedefler ve talepler, Kıbrıs meselesinin neden onlarca yıldır çözümsüz kaldığını bir kez daha açık biçimde ortaya koymaktadır. Rum tarafının dile getirdiği hedefler tek tek incelendiğinde, bunların yalnızca bir müzakere pozisyonu olmadığı; Kıbrıs Türk halkının egemenliğini, güvenliğini ve siyasi geleceğini doğrudan etkileyen kapsamlı bir stratejinin parçaları olduğu görülmektedir. Hristodulidis’in kabul edilmesi oldukça güç olan taleplerinde ilk dikkat çeken husus, 2017 yılında Crans-Montana’da sonuçsuz kalan federasyon müzakerelerinin kaldığı yerden yeniden başlatılmasının istenmesidir. Oysa Crans-Montana’nın başarısızlıkla sonuçlandığı uluslararası toplum tarafından da kabul edilmiş bir gerçektir. Buna rağmen aynı modelin yeniden masaya getirilmek istenmesi, bugüne kadar ortaya çıkan gerçeklerin göz ardı edilmesinden başka bir anlam taşımamaktadır. Rum yönetimi federasyon temelinde tek egemen devlet modelinde ısrar etmekte; buna karşılık iki devletli çözüm yaklaşımını kategorik olarak reddetmektedir. Tek egemenlik, tek uluslararası kişilik ve tek vatandaşlık anlayışı da bu yaklaşımın doğal sonucudur. Böyle bir yapı içerisinde Kıbrıs Türk halkının ayrı egemen iradesinin uluslararası hukuk bakımından ortadan kalkacağı açıktır. Bunun yanında Avrupa Birliği’nin dört temel özgürlüğünün tüm Ada’da uygulanması, Avrupa Birliği’nin müzakerelerin asli aktörlerinden biri haline getirilmesi ve Türkiye-AB ilişkilerinin Kıbrıs meselesine bağlanması yönündeki talepler de dikkat çekmektedir. Gümrük Birliği’nin güncellenmesinden SEPA üyeliğine, roaming uygulamalarından diğer AB kazanımlarına kadar birçok başlığın Kıbrıs konusunda Türkiye’den taviz alınmasına bağlanması hedeflenmektedir. Daha da önemlisi, Avrupa Birliği ve uluslararası toplum aracılığıyla Türkiye üzerinde siyasi ve diplomatik baskı kurulması açık bir politika olarak ortaya konmaktadır. Bu yaklaşım, doğrudan müzakere yerine üçüncü taraflar üzerinden baskı oluşturmayı esas almaktadır. Rum tarafının Crans-Montana’da ortaya çıkan yakınlaşmaların korunmasını istemesi ve yeni bir uluslararası konferans talep etmesi de aynı stratejinin devamıdır. Amaç, geçmişte elde edildiği düşünülen kazanımları muhafaza ederek federasyon modelini yeniden canlandırmaktır. Ancak asıl dikkat çekici bölüm toprak, güvenlik ve devlet yapısına ilişkin taleplerdir. Güzelyurt’un Rum yönetimine devredilmesi, Kapalı Maraş’ın iade edilmesi, Girne ve çevresinin önemli bölümünün verilmesi, Mesarya Ovası’nın geniş alanlarının Rum yönetimine bırakılması istenmektedir. Bunun yanında 1974 sonrasında kuzeyden ayrılan Rumların eski yerleşim yerlerine ve mülklerine geniş kapsamlı dönüşü hedeflenmektedir. Bütün bunlarla birlikte Türk askerinin Ada’dan çekilmesi, Türkiye’nin etkin ve fiilî garantörlüğünün tamamen sona erdirilmesi ve 1960 Garanti Antlaşması’nın fiilen ortadan kaldırılması talep edilmektedir. Bu talepler yalnızca güvenlik düzenlemelerini değiştirmeyi değil, 1974 sonrasında oluşan siyasi ve güvenlik mimarisini tamamen ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Rum taleplerinin en önemli maddelerinden biri ise Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ayrı ve egemen devlet olarak varlığına son verilmesi ve Kıbrıs Türk tarafının tek devlet içerisinde federal bir kurucu devlete dönüştürülmesidir. Bunun doğal sonucu olarak Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ile eşit uluslararası statüsünün tanınması da reddedilmektedir. Ayrıca siyasi eşitlik ilkesi dar yorumlanmakta; yıllardır Türk tarafının vazgeçilmez gördüğü dönüşümlü Cumhurbaşkanlığı modeline olumlu yaklaşılmamakta, karar alma mekanizmalarında etkin katılım ve etkin oy hakkı konusunda da ciddi çekinceler sürdürülmektedir. Bütün bu talepler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo son derece açıktır. Rum tarafının hedefi yalnızca federasyon değildir. Esas amaç; KKTC’nin ayrı devlet niteliğinin ortadan kaldırılması, Türkiye’nin garantörlüğünün sona erdirilmesi, Türk askerinin Ada’dan çekilmesi, önemli toprak tavizleri alınması ve bütün bunların Avrupa Birliği ile Birleşmiş Milletler desteği kullanılarak gerçekleştirilmesidir. İşte bu nedenle bu taleplerin ne Türkiye ne de Kıbrıs Türk halkı tarafından kabul edilmesi mümkün değildir. Son yıllarda Kıbrıs Türk tarafının ortaya koyduğu egemen eşitlik ve eşit uluslararası statü temelindeki iki devletli çözüm vizyonu, mevcut siyasi gerçeklikten hareket etmektedir. Ada’da iki ayrı halk, iki ayrı demokrasi, iki ayrı devlet yapısı ve iki ayrı otorite bulunmaktadır. Yarım asrı aşan müzakere sürecinin federasyon temelinde sonuç vermediği de artık tartışma götürmeyen bir gerçektir. Kalıcı barışın yolu, taraflardan birinin diğerini ortadan kaldırmayı hedefleyen tezlerinden değil; mevcut gerçekleri esas alan karşılıklı saygıya dayalı yeni bir anlayıştan geçmektedir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmişte defalarca başarısız olmuş modelleri yeniden gündeme taşımak değil; Ada’daki fiilî ve siyasi gerçekleri kabul eden, iki tarafın egemen eşitliğini esas alan ve güvenlik kaygılarını dikkate alan gerçekçi bir çözüm perspektifidir. Kıbrıs meselesinde sürdürülebilir bir uzlaşma ancak bu zeminde mümkündür. Bunun dışındaki yaklaşımlar ise olası müzakere sürecini yeniden çıkmaza sürüklemekten başka bir sonuç doğurmayacaktır.
Kıbrıs’ta gerçekçi çözüm arayışları
Yazıyı Paylaş