Ocak ayı enflasyonu beklentilerin üzerinde geldi. Hemen klasik refleks devreye girdi: Bahane bulundu. Bu kez adres “buzlanma, soğuk hava, mevsim şartları…”
Mehmet Şimşek yine topu dış faktörlere attı. Senaryo tanıdık: Enflasyon düşük gelirse “programın başarısı”, yüksek gelirse “doğanın suçu.”
Aynı gün Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan yardımcılarıyla birlikte Enflasyon Raporu’nu açıkladı. Mesaj netti: Enflasyon hava koşulları nedeniyle yükseliyor. Ve yıl sonu beklentisi 2 puan yukarı çekildi.
Bir merkez bankası düşünün… Daha yılın ilk ayında hedefini yukarı revize ediyor. Sonra da piyasaya “Bu programa güvenin” diyor. Güven böyle inşa edilmez.
Sekiz yıllık kriz, üç yıllık yüksek faiz
Türkiye yaklaşık sekiz yıldır krizle boğuşuyor. Krizden çıkış diye devreye sokulan “NAS ekonomisi” deneyimi, ekonomiyi dipsiz bir kuyuya itti. Ardından sert bir politika dönüşü ve yüksek faiz dönemi başladı.
Üç yıldır yüksek faiz ödüyoruz. “Ödüyoruz” diyorum çünkü bu faizi ödeyen devlet değil; sen, ben, biziz. Devletin kasasından çıkan para da sonuçta bizim vergilerimizden oluşuyor.
Bugün politika faizi yüzde 50’den 37’ye gerilemiş olabilir. Ama gerçek hayat başka bir şey söylüyor. Mevduat faizleri hâlâ yüzde 40’ın üzerinde. Kredi faizleri yüzde 60’ları aşıyor. Bu tablo, Merkez Bankası’nın manevra alanının ne kadar daraldığını gösteriyor.
Enflasyon yeniden yükselirken faiz indirimi alanı iyice daralıyor. Peki faizlerin düşmediği bir ekonomide büyüme nasıl olacak? İş dünyası nasıl yatırım yapacak? İş yerleri nasıl istihdam yaratacak?
2026: Zor bir yıl
Merkez Bankası’nın söyleminden anlaşılan şu: 2026 da kolay geçmeyecek. Umutlar yine “bir başka bahara” kalmış durumda.
Üstelik önümüzde sadece ekonomik değil, siyasi riskler de var. 2026’da siyasetin ısınmasını bekliyorum. Bu da finansal piyasalar üzerinde ciddi dalgalanmalara yol açabilir.
Geçmişte kabine tercihlerinin piyasalarda nasıl çalkantı yarattığını gördük. Benzer adımların yeniden gündeme gelmesi hâlinde, piyasaların sert reaksiyon vermesi şaşırtıcı olmaz. Türkiye ekonomisi kırılgan; siyasi risk primi yükseldiğinde bedel ağır olur.
Peki bireysel olarak ne yapacağız?
Gerçekçi olalım: Küçüleceğiz. Zaten istemesek de küçülüyoruz. Alınan zamlar ortada. TÜİK’in hesaplama yöntemleri tartışmalı; ama mutfaktaki yangın herkes için gerçek.
Tasarruf etmek zorundayız. Kimi borç içinde olduğu için boğazından kesecek, kimi bilinçli şekilde harcamayı azaltacak.
Bu şartlarda birikim nereye gider? Mevcut tabloda en rasyonel liman hâlâ faiz. Risk iştahı düşük olan için başka güvenli seçenek pek yok.
Ama şunu unutmayalım: Bu bir “refah artışı” değil, korunma refleksi. İnsanlar yatırım yapmıyor; parasının değerini korumaya çalışıyor.
Son Söz
2026 hareketli geçecek. Ekonomik kırılganlık, yüksek faiz, zayıf büyüme ve artan siyasi riskler aynı potada kaynıyor.
Bahaneler bitmez. Ama faturayı her zaman vatandaş öder.
Kemerlerinizi bağlayın. Bu yol düz değil.