Türkiye siyasetinde son dönemde ortaya çıkan en dikkat çekici görüntülerden biri, birbirinden oldukça farklı siyasi çizgilerin bazı temel meselelerde aynı zeminde buluşmaya başlaması.
İkinci çözüm süreci olarak adlandırılan yeni siyasi iklim, siyasetin yıllardır birbirinden uzak duran aktörlerini aynı tartışma alanına taşırken, bu değişimin yalnızca siyasetle sınırlı kalmadığını görmek gerekiyor.
Çünkü siyasetin yönü değiştikçe, siyaseti anlatan medyanın yönünde de benzer bir değişim hissediliyor.
Tam da burada insanın aklına eski bir banka reklamının sloganı geliyor:
“Yok aslında birbirimizden farkımız.”
Elbette bugün medyada herkesin aynı şeyi söylediğini iddia etmek mümkün değil. Hâlâ farklı görüşler, farklı yayın politikaları ve birbirinden oldukça farklı gazetecilik anlayışları var.
Fakat mesele, farklılıkların tamamen ortadan kalkması değil.
Mesele, farklı görünen medya aktörlerinin belirli kritik eşiklerde aynı yöne doğru hareket etmeye başlaması.
Bunu yalnızca kurumların yayın politikalarında değil, ekran yüzlerinin zaman içerisinde geçirdiği değişimlerde de görmek mümkün.
Bir dönem bir medya grubunun veya televizyon kanalının kimliğiyle özdeşleşmiş bir gazeteci, yıllar sonra bambaşka bir yayın kuruluşunda karşımıza çıkabiliyor. Daha önce temsil ettiği düşünülen medya çizgisinden farklı bir ortamda yine milyonlara seslenebiliyor. Bir başka gazeteci ise birbirinden farklı medya kurumları arasında gidip gelirken, izleyici açısından bakıldığında “kurum değişiyor ama ekran yüzü değişmiyor” denilebilecek bir tablo oluşturabiliyor.
Bunların tamamı elbette gazetecilerin doğal mesleki hareketliliği içerisinde değerlendirilebilir. Bir gazetecinin iş değiştirmesi, tek başına eleştiri konusu değildir.
Fakat burada başka bir soru ortaya çıkıyor:
Gazeteci kurum değiştirdiğinde yalnızca adresini mi değiştiriyor, yoksa zaman içerisinde anlattığı Türkiye de mi değişiyor?
Bu sorunun cevabını vermek elbette her gazetecinin kendi sorumluluğundadır.
Üstelik gazetecilik mesleğinin temel iddiası zaten burada başlar. Gazeteci, çalıştığı kurumun sahibi ya da yöneticisinden bağımsız olarak kendi mesleki tutarlılığını koruyabilmelidir. Hatta izleyici de tam olarak bunu bekler.
Bir gazetecinin patronundan bağımsız olması gerektiği düşüncesi ne kadar güçlü ise, patronu veya çalıştığı kurum değiştiğinde gazeteciliğinin temel ilkelerinin değişmemesi beklentisi de o kadar güçlüdür.
Tam da bu nedenle bugün medyada yaşanan değişimi sadece “kim hangi kanala geçti?” sorusuyla değerlendirmek yetersiz kalıyor.
Asıl bakılması gereken, hangi gazetecinin hangi dönemde hangi soruları sorduğu, hangi konuları öne çıkardığı ve aynı olaylara farklı dönemlerde nasıl yaklaştığıdır.
Çünkü medya, siyasetten farklı olarak, yalnızca siyaseti takip eden bir alan değildir.
Medya aynı zamanda topluma siyaseti nasıl okuyacağını anlatan en önemli araçlardan biridir.
Siyasetçi yön değiştirdiğinde bunun hesabını seçmen sorabilir.
Ama gazeteci yön değiştirdiğinde durum biraz daha farklıdır.
Çünkü gazeteci yalnızca kendi tercihini değiştirmez; kendisini takip eden insanların olaylara bakışını da değiştirme gücüne sahiptir.
İşte bu nedenle medya dünyasındaki dönüşüm, siyasal dönüşüm kadar önemlidir.
Bugün siyasetin daha önce birbirinden uzak duran aktörleri ortak bir zeminde buluşturması anlaşılabilir bir siyasal süreçtir. Siyaset değişir. İttifaklar değişir. Öncelikler değişir. Dün söylenenle bugün söylenen arasında farklılıklar oluşabilir.
Fakat aynı dönemde medya da benzer bir istikamete yönelmeye başladığında, toplumun karşısındaki gerçek düşünce çeşitliliğini ayrıca sorgulamak gerekir.
Çünkü ekranda beş farklı kanal bulunması, beş farklı düşüncenin bulunduğu anlamına gelmez.
Beş farklı gazeteci bulunması da beş farklı bakış açısı bulunduğu anlamına gelmeyebilir.
Bazen isimler değişir, kanallar değişir, programların jenerikleri değişir ama soruların sınırları aynı kalır.
İşte bugün tartışılması gereken esas mesele budur.
Medyanın siyasetten bağımsız olması gerektiğini yıllardır konuşuyoruz.
Belki artık bunun yanına başka bir soru daha eklemek gerekiyor:
Medya, siyasetin değişen yönünden ne kadar bağımsız?
Çünkü gazeteciler de nihayetinde insandır. Düşüncelerini değiştirebilirler. Yeni gelişmeler karşısında eski kanaatlerini terk edebilirler. Dün savunduklarını bugün savunmayabilirler.
Bunda tek başına bir sorun yoktur.
Sorun, toplumun kendisini yönlendirme gücüne sahip insanların bu değişimi açıklamak zorunda olmadıklarını düşünmeye başlamasıdır.
Çünkü milyonlarca insan haberleri, yorumları ve siyasi gelişmeleri doğrudan siyasetçilerden değil, bu ekranlardan ve bu ekranların taşıdığı isimlerden takip ediyor.
O halde gazetecinin değişme özgürlüğü kadar, izleyicinin de “Neden değişti?” diye sorma hakkı vardır.
Belki de bugün Türkiye'de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, daha fazla medya kuruluşu değil; daha fazla gerçek medya çeşitliliğidir.
Siyaset ortak bir noktaya gelebilir.
Medya da bu ortak noktayı haberleştirebilir.
Ama medya o ortak noktanın kendisi haline gelirse, artık siyaset ile medya arasındaki mesafeyi tartışmak zorunda kalırız.
Ve insan ister istemez o eski reklam sloganını yeniden hatırlar:
“Yok aslında birbirimizden farkımız.”
Asıl talihsizlik ise farklılıkları temsil ettiği düşünülen insanların, toplumun yönünü belirleme konusunda bu kadar büyük bir güce sahipken, kendi yön değişikliklerini toplumun sorgulamasına gerek görmemesidir.
Çünkü siyaset yönünü değiştirebilir.
Ama medyanın görevi, yön değiştiren siyasetin peşinden gitmek değil; hangi yöne gidildiğini topluma göstermek olmalıdır.