Mansur Yavaş ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki görüşme, Türkiye'de muhalefetin sadece iktidarla değil, kendi içindeki siyasi reflekslerle de mücadele etmek zorunda olduğunu bir kez daha gösterdi.

Aslında bu tür tartışmalarda yıllardır tekrar edilen bir cümle vardır: “Muhalefete muhalefet edilmez.” İlk bakışta anlaşılır, hatta makul görünen bu cümlenin arkasında ise Türkiye'nin siyasi hayatında son derece problemli bir anlayış bulunuyor.

Çünkü mesele çoğu zaman gerçekten “muhalefete muhalefet edilmez” değildir.

Asıl söylenmek istenen şudur:

“Bizim doğru kabul ettiğimiz muhalefet tarzına muhalefet edilmez.”

Aradaki fark küçümsenecek gibi değildir.

Mansur Yavaş'ın Erdoğan'la Beştepe'de yaptığı görüşmenin ardından ortaya çıkan tartışmalar da tam olarak bu farkı görünür hale getirdi. Yavaş'ın açıklamasına göre görüşmenin ana gündemi Ankara'nın metro yatırımları, devam eden ve planlanan projeler ve merkezi idarenin desteğini gerektiren belediye meseleleriydi. Yavaş daha sonra yaptığı açıklamalarda da görüşmenin Ankara'nın ihtiyaçları çerçevesinde gerçekleştiğini vurguladı. Görüşmeden parti yönetiminin de haberdar olduğu ifade edildi.

Burada elbette herkes Mansur Yavaş'ın siyasi tercihlerini, üslubunu ve attığı adımları eleştirebilir. Eleştiri, siyasetin tabiatıdır. Bir siyasetçinin iktidarla yaptığı görüşmenin sorgulanması da demokratik bir hak ve hatta demokratik siyasetin gereğidir.

Ancak sorun eleştirinin kendisinde değil.

Sorun, Mansur Yavaş'ın Erdoğan'la görüşmesini eleştiren bazı çevrelerin, aynı zamanda kendi siyasal çizgilerinin dışındaki hemen her muhalefet biçimini gayrimeşru ilan etmelerinde.

Bugün Türkiye'de kendisini muhalif olarak tanımlayan ama muhalefetin sadece belirli kişiler, belirli cümleler, belirli yöntemler ve belirli duygusal refleksler üzerinden yapılmasını isteyen geniş bir kesim var.

Bu kesim için muhalefetin başarısı çoğu zaman iktidarı değiştirmekten önce, muhalefetin kendi tasarladıkları biçimde davranmasıdır.

Bir muhalif lider iktidarla görüşürse sorun olur.

Farklı bir siyasi dil kullanırsa sorun olur.

Parti merkezinin çizdiği sınırların dışında bir siyasi ilişki kurarsa sorun olur.

Seçmenin başka bir beklentisini dile getirirse sorun olur.

Ve en önemlisi, bu anlayışın dışından gelen bir eleştiri varsa, o eleştiri çoğu zaman doğrudan “iktidara hizmet etmek” suçlamasıyla karşılaşır.

Oysa Türkiye'nin son 24 yıllık siyasi serüveni ortadadır.

Bu kadar uzun süre iktidarda kalmış bir siyasi yapıya karşı muhalefetin kendi yöntemlerini sorgulaması neden iktidara hizmet olsun?

Tam tersine, sorgulanmayan, değiştirilmeyen ve başarısızlığına rağmen tekrar edilen muhalefet anlayışının iktidara hizmet etme ihtimali daha yüksek değil midir?

Bir siyasi yöntemin yıllarca aynı sonucu üretmesine rağmen eleştirilemez kabul edilmesi, aslında siyasetin değil, bir tür taraftarlık psikolojisinin sonucudur.

Burada özellikle kendisini kamuoyunda fikir insanı, kanaat önderi ya da muhalif kamuoyun yönlendiricisi olarak gören isimlerin sorumluluğu daha da büyüyor.

Çünkü bu isimlerin önemli bir kısmı, iktidarın politikalarını eleştirirken son derece geniş bir düşünsel alan talep ediyor; fakat sıra muhalefetin eleştirilmesine geldiğinde bu alan bir anda daralıyor.

İktidarı eleştirmek özgürlük.

Muhalefeti eleştirmek ise “safları bozmak.”

İktidarın yanlışlarını söylemek cesaret.

Muhalefetin yanlışlarını söylemek ise “iktidara alan açmak.”

Bu anlayışın en büyük sorunu ise muhalefeti sürekli olarak ahlaki üstünlük alanında, iktidarı ise sürekli olarak siyasi mücadele alanında bırakmasıdır.

Oysa iktidarlar siyasi mücadele eder.

Muhalefetlerin de mücadele etmesi gerekir.

Sadece haklı olmak yetmez. Sadece doğruyu söylemek yetmez. Sadece iktidarın yanlışlarını tekrar etmek de yetmez.

Siyasette sonuç almak gerekir.

Bugün Mansur Yavaş'ın açıklamasının altındaki yorumlarda da bu psikolojinin farklı bir yansımasını görmek mümkün. CHP ile Yeni Parti taraftarlarının önemli bir bölümü, Ankara'nın metro yatırımlarını ya da merkezi idareyle belediye arasındaki ilişkiyi tartışmak yerine, meseleyi yeniden iki siyasi yapı arasındaki çekişmenin malzemesine dönüştürüyor.

Bir taraf için Yavaş'ın yaptığı her şeyin arkasında mutlaka başka bir siyasi hesap aranıyor.

Diğer taraf için ise eleştirinin kendisi doğrudan parti içi ya da partiler arası rekabetin ürünü kabul ediliyor.

Böylece asıl mesele kayboluyor.

Bir büyükşehir belediye başkanı, Ankara'nın ulaşım yatırımları için merkezi yönetimle görüşebilir mi?

Elbette görüşebilir.

Bu görüşmenin siyasi sonuçları olabilir mi?

Elbette olabilir ve bunlar eleştirilebilir.

Ama siyaseti bu iki soruyu konuşamayacak kadar kutuplaştırmak, muhalefetin kendisine yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir.

Çünkü muhalefetin iktidar olmasını isteyen herkesin, mevcut muhalefet biçimini beğenmek gibi bir zorunluluğu yoktur.

Bir seçmen muhalif olabilir ama muhalefet partilerinin tamamını başarılı bulmayabilir.

Bir gazeteci iktidara karşı olabilir ama muhalefetin yanlışlarını da yazabilir.

Bir akademisyen, sanatçı ya da kanaat önderi iktidar değişikliğini isteyebilir ama bunun hangi yöntemle gerçekleşeceği konusunda farklı düşünebilir.

Asıl demokrasi de zaten burada başlar.

Muhalefet, kendi içindeki farklılıkları bastırarak değil, o farklılıklarla birlikte siyaset üretebildiği ölçüde güçlenir.

Mansur Yavaş'ın Erdoğan'la görüşmesi birkaç gün sonra unutulabilir. Fakat bu görüşmenin ortaya çıkardığı daha büyük mesele unutulmamalı.

Türkiye'de bazıları hâlâ muhalefete muhalefet edilmemesi gerektiğini söylüyor.

Oysa belki de yıllardır sorulması gereken soru şudur:

Muhalefete gerçekten muhalefet edilmiyor mu, yoksa sadece belirli bir kesimin tercih ettiği muhalefet tarzına muhalefet edilmesine mi izin verilmiyor?

Çünkü bir siyasi hareket, eleştiriyi susturarak güçlenmez.

Eleştiriyi düşmanlık olarak gören muhalefet, iktidarı değil önce kendi düşünme kapasitesini sınırlar.

Ve 24 yıllık siyasi tabloya rağmen hâlâ aynı yöntemlerin sorgulanmasını “iktidara hizmet” olarak görmek, belki de iktidara verilebilecek en büyük ve en uzun süreli destektir.