"Cebelavi’nin Sokağı"nda cevapsız kalan sorular

Necib Mahfuz, 1988’de Nobel Edebiyat Ödülü alan ilk Arap yazar olarak tarihe geçti. Ancak onu dünya çapında fırtınanın ortasına atan eseri Cebelavi Sokağı’nın Çocukları oldu. 1959’da El-Ehram gazetesinde tefrika edilmeye başlandığı andan itibaren roman, Mısır’daki dinî çevrelerin hedefi haline geldi. Kendi memleketinde kitap halinde basılması yıllarca engellendi; ilk baskısı ancak 1967’de Beyrut’ta çıkabildi. Mahfuz’un kalemi, kutsal kabul edilen anlatılara ve o anlatıların etrafında kurulan toplumsal düzene doğrudan dokunmuştu. Kopan yaygara da haliyle sıradan bir edebiyat tartışmasının sınırlarını çoktan aştı.

İşin vahim tarafı, bu husumetin yazarın hayatına kastedecek raddeye varmasıydı. Mahfuz, 1994’te uğradığı suikast girişimde boynundan bıçaklandı; sağ elinde kalıcı hasar kaldı. Peki, Mahfuz tam olarak neyi yazmıştı da bir mahallenin hikâyesi böylesine büyük bir toplumsal ve dinî infiale dönüştü?

Romanı hakkıyla okuyabilmek için dinler tarihine ve kutsal anlatıların sembolik dünyasına az çok aşina olmak gerekiyor. Aksi halde karşımızdaki metin, sıradan bir mahalle kavgası gibi görünür. Oysa Mahfuz, karakterleri öyle bir kurgulamış ki her birinin arkasında insanlığın kadim anlatılarından bir iz bulursunuz.

Sokağın mutlak hâkimi Cebelavi, Tanrı’yı temsil eden bir figürdür. Onun gözde evladı Edhem Hz. Âdem’i, eşi Umayma ise Havva’yı simgeler. Cebelavi’nin koyduğu yasağın delinmesiyle başlayan hikâyede İdris, şeytanın karşılığı olarak belirir. Hümam ile Kadri, Habil ile Kabil arasındaki kanlı kardeş kavgasını sokağa taşır. Hikâye ilerledikçe Musa’yı temsil eden Cebel, İsa’yı çağrıştıran Rıfat ve Muhammed’i simgeleyen Kasım çıkar sahneye. Son halkada ise bayrağı bilimi temsil eden Arif devralır.

Fakat romanı sadece bu sembol eşleştirmeleri üzerinden okumak, metnin asıl derinliğini kaçırmak olur. Mahfuz’un yaptığı şey, dinî anlatıları yeniden kaleme almaktan ibaret değildir. Yazar, bu anlatıların içine yerleşmiş iktidar ilişkilerini, otoritenin meşruiyetini ve insanın adalet arayışını sorgular. Kutsal anlatıların gölgesinde biçimlenen toplumsal düzenin nasıl işlediğini masaya yatırır.

İşte en kırılma noktası da burasıdır. Sokağın nizamını sağlamakla görevlendirilenler, yüksek sesle sorulmaya cesaret edilemeyen o soruyu sorar: “Cebelavi, sokağın güvenliği ve huzuru için araya adam koyacağına neden bizzat ortaya çıkıp dirlik ve düzeni sağlamıyor?” Bu soru, romanın dinî tartışmaların tam ortasına oturmasındaki en temel etkenlerden biridir. Mahfuz, sadece inançları değil, otoriteye duyulan biati ve bu biatin toplumsal sonuçlarını da tartışmaya açar. Ezberlerin bozulduğu yer tam da burasıdır.

İKTİDAR VE MÜLKİYET KAVGASI

Romanın bir diğer boyutu ise iktidar ve mülkiyet ilişkileridir. Mahalledeki kaynakların kimin elinde olduğu, mülkiyetin nasıl devredildiği ve güç sahiplerinin bu düzeni nasıl koruduğu, toplumsal eleştirinin yönünü oluşturur. Mülkiyet burada sadece iktisadi bir kavram değil, iktidarın devamlılığını sağlayan bir baskı aracıdır. Düzenin kimin lehine işlediği, adaletin kimler için geçerli olduğu ve değişim talebinin neden her defasında yeni bir zorbalıkla bastırıldığı soruları roman boyunca karşımıza çıkar.

Mahfuz bu sorgulamayı geçmişin anlatılarıyla sınırlı tutmaz. İlerleyen bölümlerde bilim ve bilgi sahneye çıkar. Arif karakteriyle birlikte insanın çözüm arayışında aklın ve bilimin yeri gündeme gelir. Geleneksel otorite ile insan aklı arasındaki çatışma, romanın en önemli nüanslarından biridir. İnsanlığın birikimi sadece geçmişten gelen inanç ve kabullerden mi ibarettir, yoksa sorgulama ve yeni bilgi üretme iradesi de bu birikimin ayrılmaz bir parçası mıdır?

İnsanoğlu asırlardır farklı isimler, farklı yönetimler ve farklı toplumsal düzenler altında dönüp dolaşıp benzer sorunlarla yüzleşiyor. İktidarın el değiştirmesi, nizamın değiştiği anlamına gelmiyor. Adalet arayışını yeni kuşaklara devrederken eşitsizlik ve baskıyı da farklı kılıflarla yeni kuşaklara devrediyoruz. Bilginin ve aklın toplumsal dönüşümdeki yeri bu yüzden önemlidir. İnsanlığın geleceği, geçmişten devralınan kabulleri dokunulmaz saymakla değil, düşünme ve mevcut düzeni yeniden değerlendirme iradesiyle şekillenebilir. Mahfuz’un bilim üzerinden açtığı tartışma, romanın sadece geçmişe dönük bir hesaplaşma olmadığını, geleceğe dair bir arayış da taşıdığını gösterir.

Velhasılıkelam, Cebelavi Sokağı’nın Çocukları yalnızca yasaklanma hikâyesiyle hatırlanacak bir kitap değildir. Teolojiden siyasete, toplumsal yapıdan mülkiyet ilişkilerine kadar uzanan bu derinlikli metin, ne yazık ki ülkemizde hâlâ hak ettiği yeri bulamıyor. Mahfuz, insanlığın bütün bir tarihsel serüvenini bir mahallenin sınırlarına sığdırırken iktidarın, inancın, mülkiyetin ve adaletin mahiyetini bihakkın sorguluyor. İnsanlık tarih boyunca nice düzen kurdu, nice iktidar devirdi; fakat Cebelavi’nin sokağında sorulan sorular bugün hâlâ cevapsız…

ALINTILAR:

-Unutkanlık sokağımızın vebası gibidir.

-Gecenin ardından gün nasıl doğuyorsa adaletsizlik de bir gün son bulacaktır. Zorbalığın ölümünü de göreceğiz, ışığın ve mucizelerin doğuşunu da.

-Zorbalıktan sadece size karşı olduğu zaman nefret ediyorsunuz!

-İnsanlar güce taparlar, gücün kurbanları bile güce tapar!

-Ruh kovulduğu yerin hasretini çeker, öyle değil mi?

-“Adalet mi!” diye haykırdı vekilharç, dişlerini gıcırdatarak. "Sizi köpekler, sizi pislikler, ne zaman hırsızlık veya yağma yapmaya karar verseniz bu parolayı kullanırsınız."

"Cebelavi’nin Sokağı"nda cevapsız kalan sorular - Resim : 1