Türkiye’de bazı skandallar büyüdükçe küçülüyor. Rakamlar kabarıyor, soruşturmalar genişliyor, yeni isimler ortaya çıkıyor ama siyasi sorumluluk tartışması bir türlü aynı hızla büyümüyor. Eylül ayında patlayan fon krizi, bu tuhaflığın en çarpıcı örneklerinden biri.

Sermaye Piyasası Kurulu 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar verdi. Resmî verilere göre bu fonlarda 455 bin 758 yatırımcı bulunuyor. Yani ortada yalnızca borsa ekranlarına sıkışmış teknik bir anlaşmazlık değil, yüz binlerce insanı ilgilendiren ciddi bir güven sorunu var. Denetim mekanizmaları neden zamanında işlemedi? Olağan dışı kazançlar nasıl mümkün oldu? Siyasi nüfuz iddiaları yeterince araştırılıyor mu?

Bunlar yanıt bekleyen sorular. Ne var ki 8 Ekim’de fon krizinin siyasi ve idari boyutlarının araştırılması için verilen Meclis önergeleri, AK Parti ve MHP oylarıyla reddedildi. Sonrasında yatırımcıların mağduriyetlerini azaltmaya yönelik yasal düzenlemeler yapıldı. Elbette gerekliydi. Fakat zararı telafi etmeye çalışmakla zararın nasıl doğduğunu açıklamak aynı şey değil.

Sarıgüller

Tam bu atmosferde Mustafa Sarıgül ve ailesi hakkında kara para aklama ve yolsuzluk iddialarını içeren ayrı bir soruşturma gündeme geldi. İki oğlu ve eski eşi tutuklandı. Sarıgül ise iddiaları kesin biçimde reddetti.

Türkiye’de tuhaf olan tam da bu. Sarıgül hakkında yolsuzluk, dolandırıcılık ve kara para aklama gibi son derece ağır iddialar gündemdeyken kamuoyunun ilgisi, korumasıyla çekildiği öne sürülen görüntülere ve cinsel nitelikli suçlamalara yöneliyor. Milyonlarca avroluk işlemlerden çok görüntüler konuşuluyor. Cinsel saldırı iddiaları elbette ciddiyetle soruşturulmalı. Ancak meselenin magazinleştirilmesi, Sarıgül hakkındaki mali suçlamaları geri plana itiyor. Üstelik yalnızca bu suçlamalar değil, yüz binlerce yatırımcıyı ilgilendiren fon krizi de aynı tartışmanın gölgesinde kalıyor.

Oysa gündem çoğu kez gerçeğin etrafında dönüyor, gerçeğin üzerine gitmiyor. Ağır iddialar ya görmezden geliniyor ya da dedikoduya çevriliyor. Bir tarafın skandalı siyasetin ahlak sınavı sayılırken ötekininki hızla geçiştirilebiliyor. Bu, iktidar ve muhalefet için değişmeyen bir körlük.

Hesap verme yükümlülüğü

Siyasetçilerden beklenen, yalnızca partileriyle aralarına mesafe koymaları ya da uzun inkâr açıklamaları yayımlamaları değil; kamuoyunun meşru sorularına somut yanıt vermeleridir. Aynı şekilde iktidarın görevi de yalnızca krizin ekonomik etkisini yönetmek değil, denetim zafiyetlerinin araştırılmasının önünü açmaktır.

Asıl mesele kimin hangi partiden olduğu değil. Türkiye’de siyasi ahlakın, rakibin dosyasında hatırlanan; kendi mahallesinin dosyasında unutulan bir ilke hâline gelmesi.

Fonları tasfiye etmek mümkün. Peki ya siyasetin hesap verme yükümlülüğü de sessizce tasfiye edilirse? İşte o zararın telafisi çok daha zor.