Yalova / Nurdan Ebru Kaplan / Yeniçağ


Yalova’da kadın cinayetlerine dikkat çekmek ve toplum olarak görmezden gelmememiz gereken gerçekle yüzleşmek amacıyla düzenlenen Şükran Üst “Yüzleşme” Resim Sergisi, bugün Yalova Narsisizme Karşı Dayanışma Derneğinde açıldı.

2008–2026 yılları arasında kadın cinayetlerinde yaşamını yitiren 5800 kadının portresinin yer aldığı sergi, yalnızca bir sanat çalışması değil; her portrenin ardında yarım kalmış bir hayatı, bir aileyi ve büyük bir acıyı hatırlatan güçlü bir toplumsal yüzleşme çağrısı niteliğinde.

Çünkü kadın cinayetlerini yalnızca cinayetin gerçekleştiği gün üzerinden konuşmak, çoğu zaman geride kalan süreci görmemize engel oluyor. Oysa birçok kadının hikâyesinde korku, tehdit, baskı, ekonomik bağımlılık, psikolojik şiddet, fiziksel şiddet ve yıllarca süren aile içi çatışmalar bulunuyor.

Kadın cinayeti çoğu zaman bir anda ortaya çıkan bir şiddet değildir. Şiddetin normalleştirildiği, görmezden gelindiği ve “aile meselesi” denilerek kapatıldığı her an, daha büyük bir tehlikenin kapısını aralayabilir.

Aile içi şiddet yalnızca bir kadının maruz kaldığı fiziksel saldırıdan ibaret değildir. Hakaret, aşağılama, tehdit, ekonomik özgürlüğün engellenmesi, sosyal çevreden uzaklaştırma, sürekli kontrol altında tutma ve korkutma da şiddetin farklı biçimleridir.

Ve şiddetin olduğu bir evde yalnızca kadın değil, çocuklar da bu atmosferin içinde büyür.

Serginin açılışına Yalova Belediye Başkanı Mehmet Güler, Yalova Kent Konseyi Başkanı Kenan Engin ve yönetimi, İl Kültür ve Turizm Müdür Yardımcısı Semra Baykır, siyasi parti temsilcileri, sivil toplum kuruluşlarının başkan ve yöneticileri ile çok sayıda davetli katıldı.

Yalova Narsisizme Karşı Dayanışma Derneği Kurucu Başkanı Zehra Özkaraduman ve Kadın ve Çocuk Haklarını Koruma ve Yardımlaşma Derneği KAÇO-DER Başkanı Selda Gülçiftçi Avcıoğlu’nun ev sahipliğinde gerçekleştirilen sergi, aynı zamanda toplumun her kesimine ortak bir çağrı niteliği taşıyor.

İMGAZETE/EKFMedia olarak bizim de ortak çağrımız açık:

Kadın cinayetlerini yalnızca haberlerde gördüğümüz rakamlardan ibaret saymayalım. Aile içi şiddeti “özel hayat” ya da “aile meselesi” diyerek görmezden gelmeyelim. Şiddetin ilk işaretlerini küçümsemeyelim ve şiddete maruz kalan kadınları yalnız bırakmayalım.

Çünkü 5.800 bir sayı değil.

5.800 kadın; 5.800 hayat, 5.800 yarım kalmış hikâye demek.

Bir annenin, bir kız çocuğunun, bir eşin, bir kardeşin, bir arkadaşın yarım kalan yaşamı demek.

Belki de her portrenin ardında, zamanında fark edilmeyen bir yardım çağrısı, duyulmayan bir çığlık, “bir şey olmaz” denilerek geçiştirilen bir tehdit ve toplum tarafından yeterince ciddiye alınmayan bir şiddet hikâyesi var.

Serginin karşısında durduğumuzda yalnızca bakmıyor; susmanın, görmezden gelmenin, yüzleşmenin ve topluca sorumluluk almanın vaktini düşünüyoruz.

Unutulanlara yüz, susulanlara tanıklık, hepimize yüzleşme cesareti veren sanatçımız Şükran Üst’e yürekten teşekkür ediyoruz. Aramızda değil kendisi; ancak hatırası ve bıraktığı iz tam karşımızda.

Sanatı için değil yalnızca; hatırlamayı, unutmamayı ve o karanlığa tanıklık etmeyi seçtiği için minnettarız.

Çünkü bazı eserler duvara asılmaz; insanın vicdanına asılır.

İyi ki o yüzlere baktı.

İyi ki bize de baktırdı.

Peki neden yüzleşmek bu kadar zor?

Neden insanlar bitmiş, tükenmiş, hatta cehenneme dönmüş ilişkilerin içinde kalmaya devam eder?

Çocuklar için mi?

Ekonomik bağımlılıktan mı?

Korkudan mı?

Yalnız kalma endişesinden mi?

Şiddetin daha da büyümesinden duyulan kaygıdan mı?

Yoksa iliklerimize kadar işleyen o cümleden mi?

“Elâlem ne der?”

Basit bir toplumsal yargı gibi görünen bu cümle, zaman zaman bireyin kendi hayatı üzerindeki iradesini sınırlayan görünmez bir baskıya dönüşüyor.

Kadını susturuyor.

Çocuğu çatışmanın içinde bırakıyor.

Şiddeti görünmezleştiriyor.

Bitmesi gereken ilişkileri sürdürüyor.

Şiddete maruz kalan kadının yardım istemesini zorlaştırıyor.

Ve bazen toplumun “aman aile dağılmasın” diyerek korumaya çalıştığı şey, o ailenin içinde yaşayan insanların güvenliği ve yaşam hakkının önüne geçebiliyor.

Oysa aileyi korumak, şiddeti korumak değildir.

Aileyi korumak; kadınların ve çocukların kendilerini güvende hissettiği, korkmadan yaşayabildiği bir ortamı savunmaktır.

Bir evin içinde yaşanan şiddet, kapı kapandığında toplumun sorumluluğundan çıkmaz.

Tam tersine, şiddeti gören, duyan ve fark eden herkesin sorumluluğunu artırır.

Bu nedenle “Yüzleşme”, yalnızca geçmişe bakmak değil; bugün ne yaptığımızı ve yarın neyi değiştirebileceğimizi sormaktır.

Kadınların öldürülmediği, aile içi şiddetin normalleştirilmediği, çocukların şiddetin tanığı ya da mağduru olmadığı ve hiçbir hayatın bir sayıdan ibaret görülmediği bir toplum için sorumluluk almak zorundayız.

Bir kadının daha eksilmemesi için:

Bakmak yetmez.

Görmek, anlamak ve harekete geçmek gerekir.

Çünkü gerçek yüzleşme, “Elâlem ne der?” sorusunu bırakıp,

“İnsan ne yaşar?”

diye sormaya başladığımız yerde başlar.

Ve belki de bundan daha önemlisi:

“Ben ne yapabilirim?”

diye sorduğumuz anda gerçek sorumluluk başlar.

Kadın cinayetlerini önlemek, yalnızca cinayet gerçekleştikten sonra konuşulacak bir mesele değildir.

Asıl mücadele; şiddetin ilk başladığı yerde, ilk tehditte, ilk hakarette, ilk kontrol girişiminde, ilk fiziksel saldırıda ve “bir kereden bir şey olmaz” denilen o ilk anda başlamalıdır.

Çünkü hiçbir kadın öldürüldüğü gün başlamaz hikâyesine.

Ve hiçbir çocuk şiddetin yaşandığı bir evde yalnızca “izleyen” değildir.

Şiddetin olmadığı bir hayat herkesin hakkıdır.

Yüzleşmeden geleceğe.

Korkudan özgürlüğe.

Sessizlikten dayanışmaya.

Bir kadının daha eksilmediği bir gelecek için…

Yüzleşelim. Görmezden gelmeyelim. Susmayalım.

Not: “Yüzleşme” Resim Sergisi bir ay süreyle açık kalacaktır.