Pazar gününki yazıda bahsettiğim Macaristan seçimlerinde 16 yıllık illiberal Orban iktidarı sonunda kaybetti. Yaptığı anayasal dönüşümler, özgürlüklerin daraltılması ve seçim yasalarındaki stratejik hamlelerle sürekli "hukuku siyasetin emrine verme" konusundaki yöntemsel mahareti, Orban’ın yenilemez olacağı konusunda endişe doğurmuştu.

Bu değişimin ne anlam ifade ettiği hususunda henüz net bir şeyler söylemek için erken olsa da üzerine biraz konuşalım isterim.

Zira pek yabancı olmadığımız bu yönetim anlayışı ve tanıdık bir his olarak bu endişe dolayısıyla Macaristan, Türkiye açısından ilgi çekici bir örnek.

Popülisti Ancak Başka Bir Popülist mi Yenebilir?

Péter Magyar’ın zaferi, siyaset bilimi literatüründe zaten konuşulan bu soruyu yeniden gündeme taşıdı. Magyar; bizzat Orban’ın sisteminin çekirdeğinden kopup gelen, halkın öfkesini ve dilini iyi bilen, kitleleri "yozlaşmış elitlere karşı gerçek halk" retoriğiyle mobilize eden bir figür. Orban’ın yıllardır muhalefeti "dış güçlerin maşası" olarak yaftalayan o meşhur söylemini, bizzat sistemin içinden gelerek ve milliyetçi sembolleri kullanarak paramparça etti. Bu durum, popülist otoriterliğin en güçlü zırhı olan "biz ve onlar" ayrımının, bizzat "biz" denilen saflardan çıkan karizmatik bir liderle nasıl argümansız kalabileceğini gösterdi.

Peki, Magyar’ın Tisza Partisi demokrasiyi kurumsallaştırmak için mi geldi, yoksa sadece popülizmin rengini mi değiştirdi?

Popülist liderlerin en temel karakteristiği, kurumları kişiselleştirerek işlevsizleştirmeleridir. Eğer yeni iktidar, Orban’ın mirası olan denetimsiz güç mekanizmalarını demokratik standartlara göre tasfiye etmek yerine sadece kendi kontrolüne alırsa, popülizm aslında yenilmiş değil, sadece daha "taze" ve enerjik bir çehreye bürünmüş olacaktır. Macaristan'ın önündeki en büyük sınav, "kötü popülisti" deviren "iyi popülistin" de günün sonunda hukuku bir ayak bağı olarak görüp görmeyeceğidir.

Domino Etkisi Yaratır mı?

Orban’ın "yenilmez" denilen kalesinin yıkılması, dünya genelindeki benzer rejimler için otomatik bir "domino etkisi" yaratır mı? Bu soruya evet demek, Macaristan’ın kendine has dinamiklerini küçümsemek olur.

Macaristan, her şeyden önce karşısında ekonomik yaptırım gücü olan ve hukukun üstünlüğü konusunda mali sopasını sakınmayan bir Avrupa Birliği (AB) gerçeğine sahipti. Yıllardır dondurulan fonlar ve Brüksel ile girilen bilek güreşi, Orban’ın o meşhur "ekonomik istikrar" anlatısını tabanda ciddi şekilde çürüttü. Macar muhalefetinin bu süreçte AB kurumlarıyla kurduğu etkileşim ve Magyar gibi "sistem içi" bir figürün tetiklediği elit bölünmesi, her ülkenin kendi siyasal ikliminde aynı şekilde filizlenmeyebilir.

Bu nedenle Macaristan’daki bu büyük kırılmayı doğrudan küresel bir dalga habercisi olarak okumak yerine, yerel şartların, ekonomik yıpranmışlığın ve iktidar blokundaki güç savaşlarının bir sonucu olarak görmek daha sağlıklı olacaktır.

Yine de bu sonuç; popülist liderlerin kurduğu "mühendislik harikası" sistemlerin bile bir son kullanma tarihi olduğunu ve meşruiyetin yegane kaynağının hâlâ seçmen iradesi olduğunu tüm dünyaya ilan etti.

Popülizm sandıkta mağlup edilebilir, ancak demokrasi ancak kurumlar tek bir kişinin elinden kurtarılıp asıl sahiplerine, yani halka geri verildiğinde gerçek anlamda kazanılmış olacaktır.