Bu hafta ne yazık ki iki farklı şehrimizden, okullarda yaşanan benzer iki şiddet haberiyle sarsıldık. Henüz çocuk yaştaki kişiler, aslında kendileri için de güvenli alan olması gereken okullara girip; akranlarının ve öğretmenlerinin canına kastettiler. Üstelik Kahramanmaraş’ta bir öğretmenimizi ve dokuz çocuğu bu korkunç saldırıda kaybettik.
Ortada devasa bir sorun olduğu aşikâr. Ancak yetkililerin konuyu ele alış şekline bakılırsa, sormamız gereken asıl soru şu: Bu sadece bir "okul güvenliği" sorunu mu?
Bizim neslimizin okul yıllarında, yangın ekipmanları koridorlarda, duvarlarda asılı dururdu; baltalar, kazmalar, kürekler... Bunları bir başkasına zarar vermek için kullanmak hiçbir öğrencinin aklının ucundan geçmediği gibi, eğitimciler de böyle bir tehlikeyi ihtimal dahilinde görmezdi. O zamanlar da öğrenciler kavga ederdi, öğretmenler sesini yükseltirdi; ancak kınadığımız o şiddet bile belli bir yaş skalasının doğasına uygun, bir şekilde kontrol edilebilir sınırlar içindeydi. Okulu da kapıda duran "nöbetçi öğrenciler", giren çıkanın kaydını tutarak “korurdu".
Bugün eğer okullarda can güvenliğini sağlamak için nöbetçi öğrencilerden çok daha nitelikli, profesyonel güvenlik tedbirlerini konuşuyorsak; sorun sadece kapıdaki denetim olamaz, değil mi?
Sorun tek bir odakta değil
Karşımızda kolektif ve hastalıklı bir ruh halinin olduğu ortada. Eskiden "okul baskını" ya da "akran katliamı" gibi haberleri yalnızca okyanus ötesinden, Amerika’daki uzak eyaletlerden bir film sahnesi izler gibi dehşetle takip ederdik. Ancak globalleşen dünyada, coğrafi mesafelerin hükmünü yitirdiği bir çağdayız. Artık sadece güzellikler, bilgi veya teknoloji paylaşılmıyor; hastalıklı duygular, karanlık ideolojiler ve sapkın görüşler de aynı hızla dijital evrende dolaşıma giriyor. Dünyanın bir ucunda bir saldırganın "manifesto" adı altında paylaştığı nefret dili, bir başka uçta kendini yalnız, öfkeli veya dışlanmış hisseden bir gencin zihninde karşılık bulabiliyor. Bu hastalıklı fikirler, karanlık forumlarda veya kapalı gruplarda destek gördükçe, şiddet bir tür "kendini kanıtlama" ya da "intikam alma" aracına dönüşüyor.
Geleneksel değerlerin yerini alan bu dijital şiddet kültürü, yerel sorunlarımızı (cezasızlık, silahlanma, rehberlik eksikliği) küresel bir travmayla birleştiriyor.
Olayın detaylarına baktığımızda, emekli bir emniyet müdürünün evinde 5 tabanca, 7 şarjör ve 2 av tüfeği bulunmasının "yasal olarak normal" kabul edilmesi, sistemin bizzat kendisinin sorgulanması gerektiğini gösteriyor. Bu neden mümkün? Bireysel olarak bir kişinin bu denli bir cephaneliğe ihtiyaç duymasının rasyonel karşılığı nedir? Bireysel silahlanmanın ne kadar büyük bir tehdit olduğunu anlamak için bu acı olay tek başına yeterli bir kanıttır.
Mesele sadece "Baba silahı neden kilitlemedi?" sorusu değil; bir bireyin, bir evin içinde bu kadar çok silaha sahip olabilmesindeki çarpıklıktır.
Ayrıca şiddetin tek sorumlusu olarak aileyi göstermek de eksik bir yaklaşım olur. Burada kurumsal yetersizliklerimizi de masaya yatırmalıyız. Okullardaki rehber öğretmen sayısının azlığı ve psikolojik danışmanlık hizmetlerinin yetersizliği en büyük açıklarımızdan biri.
Ailelerin, çocuklarında gözlemledikleri psikolojik sorunları görmezden gelme meyli veya "benim çocuğum yapmaz" diyerek bazı rahatsızlıkları yakıştıramamasının yarattığı tehlikenin en net görüleceği yer okuldur. Ancak biz okulu sadece ders işlenen bir binaya indirgedik.
Cezasızlık ve normalleşme sarmalı
Toplumda şiddeti durdurmak, ancak "şiddetin kötü olduğu" fikrinin kolektif bir bilinçle vurgulanmasıyla mümkündür. Toplum bunu yanlışı dışlayarak ve ayıplayarak yapar; devlet ise adil bir şekilde cezalandırarak. "Eğer şiddet uygularsam toplum beni dışlar, devlet ise bedelini ödetir" inancının sarsılmaması gerekir.
Ne yazık ki, cezasızlık algısı ve adalete olan güvenin zedelenmesiyle birlikte, suç işleme eğilimi bir "cesaret" halini alıyor. Burada dizilerin etkisini de yadsıyamayız. Ancak hayatın içinde mafya varsa dizide de olabilir; sorun, mafyanın bir güç odağı olarak "güzellenmesi" ve meşrulaştırılmasıdır.
Yine de dizileri veya oyunları tek suçlu ilan edip yasaklarla çözüm aramak, meseleyi basite indirgemektir. Aksine, o yapımlar toplumda zaten var olan cerahati yansıtıyor. Zorbalık, sistematik şiddet ve saldırganlık sokakta, trafikte, sosyal medyada arttığında; bu dalga eninde sonunda okul kapısından içeri giriyor. Üstelik tüm bunlar yaşanırken, kimsenin sorumluluk almaması, bir kişinin bile "biz nerede hata yaptık" diyerek istifa etmemesi; şiddetin kanıksanmasına ve normalleşmesine neden oluyor.
Okullarımızı korumak için daha yüksek duvarlara değil, öncelikle daha güçlü bir adalet duygusuna ve toplumsal bir vicdan muhasebesine ihtiyacımız var.