Pazar günü yazıda, okul katliamlarının çok yönlü nedenleri olduğundan ve meselenin sadece bir okul güvenliği konusu olmadığından bahsetmiştim. Şimdi biraz daha olayı hukukçu gözüyle incelemek, burada idari ve yasal boşlukların olduğu yerlere işaret etmek istiyorum.
Neticede bu saldırıları “münferit birer suç” olarak görmek çok da mümkün değil. Karşımızda devletin Anayasal bir ödevi olan “yaşam hakkını koruma” yükümlülüğünün sarsıldığı bir tablo var. Hem de çocuklar nezdinde… Tam da bu noktada sormak gerekiyor: Okul sınırı, hukukun bittiği yer mi yoksa en güçlü şekilde başladığı yer mi?
İdari sorumluluk
Anayasa’nın 17.maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2.maddesi, devlete bireyleri üçüncü kişilerin saldırılarından koruma (negatif) yükümlülüğü de yükler. Okul gibi, devletin gözetimi ve denetimi altındaki bir kamu hizmeti alanında böyle bir saldırının engellenememesi, devletin koruma yükümlülüğünün ihlali anlamına gelir.
Uluslararası hukukta okullar, tıpkı hastaneler gibi dokunulmazlığı ve özel koruma statüsü olan alanlardır. Türkiye'de okullara yönelik işlenen suçların (şiddet, uyuşturucu vs.) Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) "nitelikli hal" olarak daha ağır yaptırımlara tabi tutulması veya "eğitim barışını bozma" gibi spesifik suç tiplerinin ihdas edilmesi düşünülmelidir.
Çocuk Koruma Kanunu çerçevesinde, çocukların suça sürüklenmeden önceki "riskli dönemde" tespit edilmesi bir idari yükümlülüktür. Okul idaresinin ve rehberlik servisinin bu riski önceden fark etmeyip bildirim yükümlülüğünü (TCK m. 279) yerine getirmemesi ve bununla ilgili tüm okullar kapsamında eksikliklerin giderilmesi elzemdir.
Eğer bir çocuk, elinde silahla okul koridorunda yürüyebiliyorsa; burada sadece kapıdaki görevli değil, o risk sinyallerini okumayan veya okuyup da harekete geçmeyen tüm idari mekanizma hukuken sorumludur.
Bir diğer kritik nokta ise silahlanma... 6136 Sayılı Kanun ve ilgili yönetmelikler, emekli kolluk personeline geniş haklar tanıyor. Ancak "kazanılmış hak" mı, yoksa "kamu güvenliği" mi üstündür? Bireysel silahlanma üzerine daha detaylı düşünülebilir.
Ayrıca silah taşıma ruhsatlarının sadece verilme aşamasında değil, süreklilik arz eden periyodik psikolojik testlerle (her yıl veya 2 yılda bir) denetlenmesi gerektiği de ortada.
Ceza hukukunun temel amaçlarından biri "genel önleme"dir (toplumun diğer fertlerinin suçtan kaçınmasını sağlamak). İnfaz yasalarındaki sürekli değişiklikler ve "yatarı az" suçlar algısı, potansiyel saldırganlar üzerindeki caydırıcılığı yok ederek adaletin "onarıcı" değil, sadece "kağıt üzerinde" kalmasına neden oluyor.
Ezcümle, 6136 Sayılı Kanun’un bireysel silahlanmayı denetlemedeki yetersizliği, infaz rejiminin caydırıcılıktan uzaklaşması ve okulların 'hukuken tam korumalı alan' statüsüne kavuşturulamaması, şiddeti bir tercih haline getiren zemini besliyor.
Gerçek adalet
Gerçek adalet, okulun kapısını bir çocuğun zihninde "girilemez bir kale" değil, "dokunulamaz bir yuva" olarak inşa eden o idari kararlılıktır. İdari mekanizmalarımız "istifa" veya "sorumluluk alma" kültüründen uzaklaştıkça, hukuk sadece kağıt üzerinde kalan bir metne dönüşüyor. Suçu işleme iradesini daha oluşmadan kıran o güçlü idari sistem kurulmadıkça, okul kapılarına ne kadar kilit vurursak vuralım, içerdeki çocukları koruyamayız.
Unutmayalım, adalet sadece suçtan sonra tecelli eden bir mekanizma değil; suçu işleme iradesini daha oluşmadan kıran o güçlü sistemin adıdır.