Türkçede bazı kelimeler vardır; sözlükteki anlamıyla yaşadığı anlam zaman içinde birbirinden uzaklaşır. Dil yaşayan bir varlıktır. Toplumun yaşadığı tecrübeler, o kelimelere yeni çağrışımlar yükler. Son yıllarda en dikkat çekici örneklerden biri de hiç şüphesiz “tensipleriyle” ifadesidir.
Sözlüğe baktığınızda tensip; uygun görmek, onaylamak, uygun bulmak anlamına gelir. Ne var ki siyasetin ve bürokrasinin günlük dilinde bu kelime artık bambaşka bir çağrışım üretmektedir.
Televizyonları açın…
Bir kuruma yeni atanan bir yönetici konuşuyor:
“Sayın Cumhurbaşkanımızın tensipleriyle bu göreve layık görüldüm…”
Bir başka kurumda:
“Sayın Genel Başkanımızın tensipleriyle görevlendirildim…”
Bir belediyede…
Bir vakıfta…
Bir kamu kuruluşunda…
Sanki herkes aynı metni ezberlemiş gibi cümleler peş peşe gelir.
Elbette bir makamın onayıyla göreve gelmek doğaldır. Demokratik sistemlerde de bürokratik yapılarda da son kararı verecek bir makam vardır. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ancak mesele kelimenin kendisi değil, bu ifadenin zamanla oluşturduğu algıdır.
Çünkü Türkiye’de uzun yıllardır yapılan bazı atamalar toplumun önemli bir kesiminde şu kanaati oluşturmuştur:
“Acaba gerçekten ehil olduğu için mi seçildi, yoksa birilerinin referansı sayesinde mi o koltuğa oturdu?”
İşte tam da bu yüzden “tensipleriyle” kelimesi artık sadece “onaylandı” anlamını taşımıyor.
Toplumun zihninde bazen şu şekilde okunuyor:
“Ben bu göreve kendi birikimimle değil, güçlü bir iradenin desteğiyle geldim.”
Belki bunu söyleyenlerin niyeti bu değildir.
Fakat kelimelerin kaderini niyetler değil, toplumun yaşadığı tecrübeler belirler.
Liyakat kaybolunca kelimeler de yaralanır
Eskiden insanlar bir makama geldiğinde özgeçmişleri konuşulurdu.
Hangi okuldan mezun?
Ne üretmiş?
Hangi başarıların altına imza atmış?
Kaç yıl emek vermiş?
Bugün ise çoğu zaman ilk konuşulan şey şudur:
“Kimin adamı?”
İşte asıl felaket budur.
Bir ülkede insanlar başarıyı değil bağlantıyı konuşmaya başlamışsa, orada yalnızca kurumlar değil, umutlar da aşınmaya başlar.
Makamlar sadakatle değil, ehliyetle güçlenir
Devlet dediğiniz yapı kişilere göre değil, kurallara göre ayakta kalır.
Bir hastaneyi düşünün.
Başhekim sadece bir siyasetçinin yakın dostu olduğu için seçilmişse bunun bedelini hastalar öder.
Bir üniversitede rektör bilimsel başarısıyla değil de siyasi yakınlığıyla göreve gelmişse bunun bedelini öğrenciler öder.
Bir kamu bankasında yönetici finans bilgisiyle değil referansıyla yükselmişse bunun bedelini ekonomi öder.
Bir belediyede müdürlükler dostluk ilişkileriyle dağıtılıyorsa bunun bedelini vatandaş öder.
Yani liyakatsizliğin faturası yalnızca kuruma değil, millete kesilir.
Abartının devlete faydası yoktur
Bir başka dikkat çekici husus ise ölçüsüz övgü kültürüdür.
Bazı konuşmaları dinlediğinizde, sanki yapılan her iş tek bir kişinin iradesiyle gerçekleşmiş gibi bir tablo çiziliyor.
Oysa güçlü devletler tek adamların değil, güçlü kurumların omuzlarında yükselir.
Başarılı yönetici, kendisini övenleri çoğaltan değil, kendisinden daha başarılı insanları etrafında toplayabilen yöneticidir.
Gerçek lider, kendisine benzeyenleri değil, kendisini gerektiğinde eleştirebilecek kadar donanımlı insanları yanında tutabilendir.
Sadakat ayrıdır, biat ayrıdır
Hiç kimse yöneticisine saygı göstermesin demiyor.
Elbette devlet terbiyesi bunu gerektirir.
Fakat saygı başka şeydir, her cümleyi övgüyle başlatmak başka şeydir.
Kurumlar şahısların gölgesinde değil, hukukun ışığında büyür.
Bugün birçok başarılı ülkeye baktığınızda, insanlar göreve gelirken önce yaptıkları işler anlatılır.
Bizde ise çoğu zaman önce kimin tensibiyle geldiği anlatılıyor.
İşte bu sıralamanın değişmesi gerekiyor.
Liyakat güvenin temelidir
Bir ülkenin en büyük sermayesi petrolü, altını ya da doğal gazı değildir.
En büyük sermayesi, doğru insanı doğru yere koyabilme kabiliyetidir.
Eğer toplum, “Bu kişi gerçekten hak ettiği için burada.” diyebiliyorsa devlet güçlenir.
Ama herkes “Acaba hangi kapıyı açtı?” diye düşünüyorsa güven yavaş yavaş erimeye başlar.
İşte bu yüzden mesele sadece bir kelime değildir.
“Tensipleriyle” ifadesi, Türkiye’de yıllar içinde oluşan liyakat tartışmalarının sembollerinden biri hâline gelmiştir.
Belki kelimenin sözlük anlamı değişmedi.
Ama toplumun hafızasında bıraktığı iz değişti.
Ve bazen bir kelimenin gerçek anlamını sözlükler değil, milletin yaşadığı tecrübeler yazar.
Liyakatin hâkim olduğu bir Türkiye’de insanlar görevlerine başlarken “Sayın Cumhurbaşkanımızın tensipleriyle” demekten önce, “Yılların emeği, bilgi birikimi ve milletimize hizmet anlayışıyla bu göreve layık görülmenin sorumluluğunu taşıyorum.” diyebilmelidir.
Çünkü devleti büyüten şey, övgü cümleleri değil; ehliyet, adalet ve liyakattir. Makamlar gelip geçer, unvanlar değişir; fakat liyakatle kazanılan itibar, hem insanın hem de devletin en kalıcı sermayesi olarak yaşamaya devam eder.