Teknoloji uzun yıllar boyunca bize büyük laflarla geldi.
Dünyayı değiştirecekti. Hayatı kolaylaştıracaktı. Mesafeleri kaldıracaktı. Bilgiyi cebimize koyacaktı. Bizi daha verimli, daha hızlı, daha bağlantılı, daha akıllı yapacaktı.
Bunların bir kısmını yaptı da.
Ama son günlerde teknoloji haberlerine bakınca insanın aklına başka bir şey geliyor: Teknoloji yavaş yavaş annemize dönüşüyor.
Üstünü giy diyor.
Arkana bak diyor.
Telefonu biraz bırak diyor.
Hava bozacak, hazırlıklı ol diyor.
Yavaş git, dikkat et diyor.
Hatta mümkün olsa “varınca haber ver” diye bildirim de gönderecek. Üstelik okundu bilgisi açık değilse bozulacak.
Bu cümleleri şaka olsun diye kuruyorum ama aslında son günlerdeki bazı teknoloji haberleri tam da bu duyguyu veriyor. Dünya yapay zekâdan, kuantum bilgisayarlardan, siber güvenlikten, uzaydan ve yeni nesil işlemcilerden söz ederken, bir yandan da teknolojinin çok gündelik, çok insani ve biraz da komik alanlara girdiğini görüyoruz.
Mesela Güney Kore’den gelen haber oldukça ilginçti. KAIST ve Stanford’dan araştırmacılar, insanın ellerini kullanmadan giyinmesine yardımcı olabilecek robotik bir kıyafet teknolojisi geliştirdi. Kumaşın içine yerleştirilen, hava basıncıyla çalışan esnek yapılar, sarmaşık gibi hareket ederek kıyafetin bedene doğru ilerlemesini sağlıyor. Araştırmacılar bu sistemin yaşlılar, engelliler, temiz oda çalışanları ve acil durum ekipleri için faydalı olabileceğini söylüyor.
Fikrin çıkış noktası da çok insani: Araştırmacılardan biri bisiklet sürerken yağmura yakalanıyor ve “Keşke yağmurluk kendi kendine giyilebilse” diye düşünüyor.
Bu düşünceye kim itiraz edebilir?
Bisiklet sürerken yağmur başlar. Bir yandan dengeyi korumaya çalışırsınız, bir yandan yağmurluğu çantadan çıkarmaya uğraşırsınız. Çanta fermuarı sıkışır. Kaskın kayışı yana döner. Bir araba su sıçratır. Gökyüzü de sanki özel olarak sizi seçmiş gibi yağmaya devam eder.
İşte insanlığın teknolojik ilerlemesi bazen tam olarak böyle anlarda başlar.
Eskiden annemiz “Yağmurluğunu al” derdi.
Şimdi teknoloji “Sen almadın, bari ben giydireyim” diyor.
Bir başka haber Volkswagen tarafından geldi. Volkswagen lisanslı yeni elektrikli bisikletlerde arka görüş kamerası, radar destekli trafik izleme ve akıllı gözlük gibi özellikler konuşuluyor. Yani bisiklete biniyorsunuz ama bisiklet neredeyse küçük bir otomobile dönüşüyor. Arkanızdan ne geliyor, kör noktada ne var, yol nasıl görünüyor, gözlüğünüze hangi bilgi düşüyor?
Bisiklet sürmek dediğimiz şey de böylece biraz değişiyor.
Bir zamanlar bisiklet, çocukluğun en sade özgürlük araçlarından biriydi. Pedala basarsınız, rüzgâr yüzünüze çarpar, zincir bazen atar, frenler bazen gıcırdar, dizinizde küçük bir yara olur ve kendinizi dünyanın en bağımsız insanı sanırsınız.
Şimdi bisiklet arkayı görüyor, radarla çevreyi izliyor, akıllı gözlükle size bilgi veriyor.
Yani teknoloji yine annelik görevinde:
“Arkana bakmadan şerit değiştirme.”
Bir sonraki aşamada bisikletin “O arkadaşla fazla görüşme, bana pek güven vermedi” demesinden endişeliyim.
Bütün bunların öbür tarafında ise New York’ta “Summer of Ludd” gibi telefon bırakma, çevrimdışı buluşma ve analog hayata dönüş etkinlikleri konuşuluyor. Gençler bir araya geliyor, telefonlardan uzak durmaya çalışıyor, yüz yüze sosyalleşiyor, eski usul etkinlikler yapıyor, büyük teknoloji şirketlerine mesafe koyuyor.
Burası da işin başka komik tarafı.
Bir yanda teknoloji bizi kendi kendine giydirmeye hazırlanıyor. Diğer yanda insanlar teknolojiden kaçmak için etkinlik düzenliyor. Bir tarafta akıllı gözlüklü bisikletler var, diğer tarafta “telefonu evde bırakıp insanlarla konuşalım” diyen gençler.
İnsanlık gerçekten tuhaf bir tür.
Önce her şeyi dijitalleştiriyoruz. Sonra dijitalden kaçmak için etkinlik takvimi hazırlıyoruz. Önce her an çevrimiçi olmak için telefonları cebimize koyuyoruz. Sonra çevrimdışı kalabilmek için özel kulüp kuruyoruz. Önce hayatı kolaylaştırmak için cihaz alıyoruz. Sonra cihazlardan uzaklaşmak için başka cihazların bildirimlerini kapatıyoruz.
Bir noktada şunu sormak gerekiyor:
Biz teknolojiyi mi yönetiyoruz, yoksa teknolojiyle baş etmek için yeni teknolojiler mi icat ediyoruz?
Bu soru kulağa eğlenceli geliyor ama altında ciddi bir mesele var.
Çünkü teknolojinin bugün geldiği yer sadece büyük devrimlerden ibaret değil. Çok küçük alışkanlıklarımızı da değiştiriyor. Nasıl giyiniyoruz, nasıl yürüyoruz, nasıl bisiklete biniyoruz, nasıl sosyalleşiyoruz, nasıl yalnız kalıyoruz, nasıl sıkılıyoruz, nasıl dikkat ediyoruz?
Teknoloji artık sadece iş yerinde kullandığımız bir araç değil. Sabah uyanma biçimimizden gece yatmadan önce baktığımız son ekrana kadar hayatın içine sızmış durumda.
Bu yüzden teknoloji haberleri bazen uzay üssü gibi, bazen de evin antre kısmı gibi görünüyor.
Bir gün kuantum bilgisayar konuşuyoruz.
Ertesi gün kendi kendine giyilen yağmurluk.
Bir gün siber güvenlik.
Ertesi gün telefon bırakma festivali.
Bir gün yapay zekâ ajanları.
Ertesi gün “Bisiklete radar takalım, çocuk arkaya bakmıyor” duygusu.
Aslında bu tablo çok şey anlatıyor. Teknoloji ilerledikçe sadece büyük problemleri değil, küçük gündelik beceriksizliklerimizi de hedef almaya başladı. Yağmurluğu giyemiyoruz, ona çözüm arıyoruz. Trafikte arkayı göremiyoruz, bisiklete kamera takıyoruz. Telefonu bırakamıyoruz, telefonsuz etkinlik düzenliyoruz.
Bazen teknoloji insan zekâsının zaferi gibi görünüyor.
Bazen de insanın kendi alışkanlıkları karşısındaki yenilgisine pansuman gibi.
Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum. Tam tersine, burada sevimli bir gerçeklik var. İnsan kusurlu bir varlık. Unutur, üşenir, dalar, acele eder, sıkılır, yalnız kalır, dikkatini kaybeder. Teknoloji de çoğu zaman bu kusurların çevresinde büyür.
Buzdolabı unuttuğumuz yiyeceği korur.
Navigasyon kaybolma ihtimalimizi azaltır.
Akıllı saat oturduğumuz yerden kalkmamızı söyler.
Telefon bize randevumuzu hatırlatır.
Şimdi de robotik kıyafet “Sen uğraşma, ben giydiririm” demeye hazırlanıyor.
İşin komik tarafı şu: Teknoloji geliştikçe biraz daha çocuksu hale geliyoruz sanki. Kendi kendimize “biraz az kullanacağım” dediğimiz telefonu yine elimizde buluyoruz. Yola bakmamız gerekirken ekrana bakıyoruz. Hava durumuna bakmadan çıkıyoruz. Sonra çözümü yine teknolojiye soruyoruz.
Teknoloji de sabırlı bir aile büyüğü gibi her seferinde yeni bir şey icat ediyor.
Ama burada ince bir çizgi var.
Hayatı kolaylaştıran teknoloji güzeldir. Yaşlı bir insanın daha rahat giyinmesine yardımcı olacak bir robotik kıyafet çok kıymetlidir. Engelli bireylerin bağımsızlığını artıracak her çözüm değerlidir. Trafikte bisiklet sürücüsünü daha görünür ve daha güvenli kılacak sistemler önemlidir. İnsanların telefonu biraz kenara bırakıp yüz yüze konuşmaya çalışması da sağlıklı bir arayıştır.
Ama teknoloji bizim yerimize her küçük rahatsızlığı çözerken, bazı insani kaslarımızı da tembelleştirmemeli.
Dikkat etme kası.
Sabretme kası.
Yalnız kalabilme kası.
Sıkılabilme kası.
Yön bulma kası.
Kendi kendine karar verme kası.
Biraz da “telefon olmadan ne yapacağım?” paniğine kapılmadan oturabilme kası.
Çünkü insan sadece hayatı kolaylaştıkça gelişmez. Bazen azıcık zorlandığında da gelişir. Bazen yolunu kendi bulduğunda, bazen yağmurda ıslandığında, bazen telefonsuz kaldığında, bazen arkasına gerçekten dönüp baktığında kendi varlığını daha iyi hisseder.
Bu yüzden mesele teknolojiyi reddetmek değil.
Mesele, teknolojinin hayatımızdaki yerini biraz daha esprili ama biraz da dürüstçe görebilmek.
Kendi kendine giydiren robotik kıyafet harika bir fikir olabilir. Ama insanın bazen kendi düğmesini iliklemesi de fena değildir.
Akıllı gözlüklü bisiklet daha güvenli olabilir. Ama yola, çevreye ve insana gerçekten bakmak da hâlâ kıymetlidir.
Telefonsuz festival güzel bir deneyim olabilir. Ama her günün bir kısmını zaten telefonsuz yaşayabilmek daha da güzeldir.
Bütün bunlara bakınca, teknolojinin geleceği bana bazen çok ciddi değil, biraz matrak görünüyor. Çünkü en büyük icatlar bile sonunda çok basit insan hâllerine dokunuyor.
Yağmurda ıslanmamak.
Yolda güvende kalmak.
Telefonu biraz bırakmak.
Birileriyle gerçekten konuşmak.
Eve sağ salim dönmek.
Belki de teknoloji dediğimiz şey, bütün parlak cümlelerin, dev yatırımların, büyük fuarların, kalabalık konferansların ve göz kamaştıran tanıtımların sonunda hâlâ çok basit bir yere dönüyor:
İnsan hayatını biraz daha yaşanabilir kılmak.
Ama tabii bunu yaparken bizi tamamen tembelleştirmemesi şartıyla.
Çünkü teknoloji annemize dönüşüyorsa, annelerin en önemli tarafını da unutmamalı: Sadece işimizi bizim yerimize yapmakla kalmazlar, gerektiğinde bizi kendi ayaklarımızın üzerinde durmaya da zorlarlar.
Yani teknoloji bize yağmurluğu giydirebilir.
Bisiklette arkamızı gösterebilir.
Telefonu bırakmamız için etkinlik bile düzenleyebilir.
Ama yine de son karar insanda kalır.
Yağmurun altında nasıl yürüyeceğiz?
Yolda nereye bakacağız?
Telefonu ne zaman cebimize koyacağız?
Ve en önemlisi, kolaylaşan hayatın içinde hangi insani becerileri kaybetmeden kalacağız?
Bu sorular biraz komik, biraz ciddi.
Tıpkı bugünün teknolojisi gibi.
Bir yanda kendi kendine giyinen kıyafetler.
Bir yanda telefonsuz sosyalleşme festivalleri.
Bir yanda radar gözlü bisikletler.
Teknoloji bize geleceği getirecekti.
Getirdiği şey biraz da şu oldu:
“Üstünü giy, arkana bak, telefonu bırak.”
İtiraf edelim, gelecek biraz annemizin sesiyle konuşmaya başladı.