Bir yasa düşünün: Adı “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” olsun. Amacı da toplumdaki farklı kesimleri aynı zeminde buluşturmak, uzun yıllardır devam eden çatışma ve gerilimleri sona erdirmek, toplumsal mutabakatı güçlendirmek olsun.
Böylesine önemli bir düzenleme Meclis’te kabul ediliyor.
Fakat tam da burada sorulması gereken basit bir soru var:
Toplumsal mutabakatı öncelediği söylenen bir yasa için toplumun kendisine neden doğrudan sorulmadı?
Üstelik Türkiye bunun için çok önemli bir fırsatı zaten önümüze koymuş olabilir: futbol tribünleri.
Çünkü tribün, Türkiye'nin belki de en samimi kamuoyu araştırmalarından biridir. İnsanlar orada parti teşkilatının, milletvekilinin, televizyon yorumcusunun veya sosyal medya algoritmasının yönlendirmesiyle değil; çoğu zaman yıllardır taşıdığı kimlikle, öfkeyle, aidiyetle ve refleksle konuşur.
Daha da önemlisi, Türkiye'de birbirine karşı en sert rekabeti yaşayan taraftar gruplarıdır bunlar.
Galatasaraylı ile Fenerbahçeli, Beşiktaşlı ile Trabzonsporlu, Bursasporlu ile başka bir takımın taraftarı… Aynı tribünde bile birbirine tahammül etmekte zorlanan insanlar. Fakat son dönemde farklı statlardan gelen görüntüler, siyasi açıdan üzerinde çok daha ciddi düşünmemiz gereken bir tablo ortaya koydu.
Birbirlerine rakip olan tribünlerin önemli bir bölümünün, “Terörsüz Türkiye” ve barış sürecine ilişkin ortak sloganlarda buluşması, küçümsenecek bir sosyolojik veri değildir.
Burada küfürleri, hakaretleri, taşkınlıkları bir kenara bırakalım. Onları zaten savunmanın anlamı yok. Mesele başka.
Mesele, farklı siyasi görüşlerden, farklı şehirlerden ve birbirine rakip kulüplerden insanların aynı konuda ortak bir tepki veya destek cümlesi kurabilmesidir.
Bu tablo, “Toplum bu konuda ne düşünüyor?” sorusuna cevap arayan siyasetçiler için son derece değerli değil midir?
Üstelik daha Amedspor'un Süper Lig'deki ilk maçına çıkmadığı bir dönemde bunu konuşuyoruz. Amedspor'un lige yükselişi zaten başlı başına bir toplumsal test niteliğinde. Nitekim kulübün ilk maçının öncesinde bile “futbolun ideolojik ve siyasi anlamlarla yüklenmemesi” gerektiği yönünde çağrılar yapıldı.
Tam da bu nedenle Amedspor meselesine yalnızca bir futbol meselesi olarak bakmamak gerekiyor.
Çünkü Amedspor'un sahaya çıkması, aslında Türkiye'nin tribünde birbirini nasıl gördüğünün de sınavı olacaktır.
Meclis'te kabul edilen çerçeve yasa sonrasında Amedspor'a yönelik siyasi iktidarın temaslarının artması da bunun fark edildiğini gösteriyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Amedspor yönetimini Külliye'de kabul etmesi ve bakanların Amedspor'un maçını Diyarbakır'da izleyeceklerinin açıklanması, futbolun artık sürecin sembolik alanlarından biri haline geldiğini gösteriyor.
Ama burada bir paradoks var.
Eğer gerçekten toplumsal mutabakat aranıyorsa, neden toplumun görüşünü ölçebilecek en güçlü araçlardan biri olan bir referandum hiç gündeme gelmedi?
“Referandum her meselede yapılmaz” denebilir. Doğrudur.
Ama o zaman başka yöntemler neden düşünülmedi?
Geniş kapsamlı kamuoyu araştırmaları, şehir toplantıları, sivil toplum buluşmaları, meslek örgütleri, üniversiteler, muhtarlar, kanaat önderleri ve hatta futbol taraftar grupları neden bu sürecin doğal paydaşları olarak görülmedi?
Çünkü Meclis çoğunluğunun verdiği oy ile toplumun verdiği onay aynı şey değildir.
Parlamenter demokrasi açısından yasa Meclis'ten geçebilir. Bu tartışmasızdır.
Fakat toplumsal mutabakat iddiası, salt parlamenter çoğunluğun üzerine kurulamayacak kadar büyük bir iddiadır.
Üstelik tribünlerden gelen mesajlar siyasetin ezberini bozuyor.
Çünkü tribünlerde yıllardır birbirlerine karşı sert sloganlar atan insanların, ülkenin geleceği söz konusu olduğunda ortak bir cümle kurabilmesi, siyasetçinin üzerinde düşünmesi gereken bir durumdur.
Bu yüzden “tribünler ne diyor?” sorusunu küçümsememek gerekir.
Belki de Meclis'in yapmadığı kamuoyu araştırmasını Türkiye'nin statları yaptı.
Belki de futbol sahalarının çevresinde, birbirine rakip insanların oluşturduğu bu beklenmedik ortaklık, toplumun hangi noktada birleşebileceğine dair önemli bir işaret verdi.
Ama aynı tribünlerde başka bir görüntü de bize çok daha temel bir şeyi hatırlattı.
15 Ağustos'ta Gençlerbirliği-Fenerbahçe maçında, yalnızca dört yaşındaki bir çocuğun Fenerbahçe forması giydiği için tepki görmesi ve formasının çıkartılması, Türkiye'nin hâlâ ne kadar kolay biçimde “biz ve onlar” ayrımına sürüklenebildiğini gösterdi. Olayla ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı; Gençlerbirliği de yaşananları kulübün tribün kültürüne aykırı bulduğunu açıklayarak, “rakip takımın formasını giyen bir çocuk her şeyden önce bizim çocuğumuzdur” mesajı verdi.
Burada özellikle polis memurunun tavrını ayırmak gerekiyor.
Çocuğu kucağına alarak kalabalığın içinden çıkaran, korkmuş bir çocuğu korumaya çalışan polisi takdir etmek gerekir. Çünkü devletin görevi, tribündeki rekabeti çocuğa yöneltmek değil; çocuğu rekabetin şiddetinden korumaktır.
Asıl eleştirilmesi gereken ise çocuğun formasını sorun haline getiren anlayıştır.
Çünkü barışın ne olduğunu önce çocuk üzerinden öğrenmek zorundayız.
Bugün Amedspor formasını, yarın Fenerbahçe formasını, öbür gün başka bir takımın formasını giyen bir çocuğa “Sen bizden değilsin” diyorsak, Meclis'te kabul edilen hiçbir yasa tek başına toplumsal barış üretemez.
Toplumsal mutabakat, önce tribünde rakibinin çocuğuna dokunmamayı öğrenmektir.
Ve belki de Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan en basit ölçü budur:
Rakibinin formasını giyen çocuğu koruyabiliyor musun?
Cevabımız “evet” olduğunda, çerçeve yasaların ötesinde gerçek bir toplumsal mutabakatın da zemini oluşmaya başlamış demektir.
Formun Üstü
Formun Altı