Siyasetin en büyük cazibesi, her olayı kendi hikâyesinin bir parçasına dönüştürebilmesidir. Aynı dosya, aynı ifade, aynı gözaltı ya da aynı tutuklama; iktidarın dilinde başka, muhalefetin dilinde bambaşka bir anlam kazanabilir. Ancak siyasetin anlatısı ile hukukun gerçeği arasındaki mesafe açıldığında, kaybeden yalnızca davaların tarafları olmaz. Kaybeden, adalet duygusudur.
Bugün Türkiye'de yaşanan temel sorunlardan biri tam da budur. Siyaset, hukukun alanına giren dosyaları kendi saflaşmasının bir uzantısı olarak anlatıyor. İktidar, bazı soruşturmaları "yolsuzlukla mücadele" başlığı altında sunarken; muhalefet aynı dosyaları "siyasi operasyon" olarak tanımlıyor. İki anlatı da kendi seçmenini büyük ölçüde ikna edebiliyor. Fakat toplumun geri kalanını ikna edemediği her dosya, hukuk sisteminin güvenilirliğini biraz daha aşındırıyor.
Son günlerde belediyeler ve gazeteciler üzerinden yürüyen adli süreçler bu açıdan dikkat çekici örnekler oluşturuyor. Belediyelere yönelik yolsuzluk soruşturmaları, bazı belediye başkanlarının tutuklanması ya da haklarındaki yargılamaların devam etmesi kamuoyunda yoğun tartışmalara yol açıyor. Bir tarafta "kim olursa olsun hesap vermeli" diyenler var. Diğer tarafta ise soruşturmaların seçici yürütüldüğünü düşünenler bulunuyor. Nitekim son aylarda belediyelere ilişkin birçok dosya adli tatil öncesinde yoğun bir yargı gündemi oluşturdu.
Aslında hukuk açısından doğru soru farklıdır. Bir belediye başkanının hangi partiden olduğu değil; delillerin yeterliliği, soruşturmanın usule uygun yürütülmesi ve yargılamanın makul sürede sonuçlanması önemlidir. Eğer kamuoyu bu üç konuda ikna olmuyorsa, dosyanın hukuki niteliğinden bağımsız olarak güven problemi ortaya çıkar.
Benzer durum gazeteciler hakkında yürütülen soruşturmalarda da yaşanıyor. Basın özgürlüğünü savunan kuruluşlar son dönemde gazetecilere yönelik gözaltı ve davaların arttığını dile getirirken, resmi makamlar bunların gazetecilik faaliyetinden değil, isnat edilen suçlardan kaynaklandığını ifade ediyor.
Burada da temel mesele yine aynıdır. Gazetecinin dokunulmazlığı olmadığı gibi, gazetecilik faaliyetinin suç gibi gösterilmesi de hukuk devletiyle bağdaşmaz. Kamuoyu hangi gerekçeyle işlem yapıldığını açık ve ikna edici biçimde göremediğinde, tartışma hukuki zeminden çıkıp tamamen siyasi kutuplaşmanın içine sürükleniyor.
Belki de en büyük sorun, siyasetin hukuku bir sonuç üretme mekanizması olarak değil, bir anlatı üretme aracı olarak görmeye başlamasıdır. İktidar açısından her soruşturma "temizlik operasyonu”, muhalefet açısından ise neredeyse her soruşturma "siyasi tasfiye" olarak sunuluyor. Böyle olunca mahkeme kararından önce hüküm veren milyonlar oluşuyor.
Oysa hukuk, taraftar üretmek için değil, güven üretmek için vardır.
Adalet yalnızca doğru karar vermekle gerçekleşmez. Doğru karar verdiğine toplumun önemli bir bölümünü ikna edebilmesi de gerekir. Çünkü hukuk, sadece mahkeme salonlarında değil, toplumun vicdanında da uygulanır.
Bugün Türkiye'de tam da bu vicdani ikna alanı daralıyor. İnsanlar artık bir dosyanın içeriğine bakmadan önce sanığın hangi partiye yakın olduğuna, hangi gazetede yazdığına veya hangi siyasi çizgiyi temsil ettiğine bakıyor. Bu refleks, hukuk kültürü açısından son derece tehlikelidir.
Elbette yolsuzluk iddiaları araştırılacaktır. Elbette suç işlendiğine dair kuvvetli şüphe varsa gazeteci de belediye başkanı da iş insanı da hâkim karşısına çıkacaktır. Bunun alternatifi hukuksuzluk olur. Ancak aynı kararlılıkla şu soru da sorulmalıdır: Aynı fiiller, farklı siyasi kimlikler söz konusu olduğunda da aynı hızla ve aynı yöntemle soruşturuluyor mu?
Bu soruya toplumun büyük çoğunluğu tereddütsüz "evet" diyemiyorsa, burada yalnızca bir iletişim sorunu yoktur; aynı zamanda ciddi bir güven sorunu vardır.
Demokratik ülkelerde mahkemeler yalnızca adalet dağıtmaz; siyasal gerilimi de düşürür. Çünkü verilen kararın hukuk temelinde olduğuna dair yaygın bir kanaat oluşur. Bizde ise çoğu zaman tam tersi yaşanıyor. Bir karar açıklandığında hukuki tartışmadan çok siyasi kamplaşma büyüyor. Her yeni dosya, yeni bir kutuplaşma başlığına dönüşüyor.
Siyasetin bunu kısa vadede kazanç olarak görmesi anlaşılabilir. Fakat uzun vadede bu yöntem, kim iktidarda olursa olsun en çok devlete zarar verir. Çünkü bir gün iktidarlar değişir; fakat yıpranmış adalet kurumunu yeniden inşa etmek çok daha uzun sürer.
Toplumun ihtiyacı, ne bütün soruşturmaları peşinen "siyasi" ilan eden bir muhalefet dili ne de bütün adli işlemleri sorgulanamaz gören bir iktidar söylemidir. İhtiyaç duyulan şey, her dosyada aynı hukuk ölçüsünün uygulanması ve bunun toplum tarafından görülebilmesidir.
Çünkü ikna edilemeyen her dava, yalnızca bir sanığı ya da bir mağduru değil; adaletin kendisini yıpratır. Hukukun en büyük gücü zor kullanması değil, inandırıcı olmasıdır. İnandırıcılığını kaybeden adalet ise sonunda sadece mahkemeleri değil, siyaseti de zayıflatır.