ABD’nin Nicolás Maduro’yu yargılamak üzere Venezuela dışına zorla çıkarması, yalnızca iki ülke arasında diplomatik bir kriz değil; aynı zamanda Latin Amerika’daki siyasal rejimlerin neden bu kadar kırılgan olduğunu yeniden gündeme getiren sembolik bir kırılma noktasıdır. Egemen bir devletin görevdeki başkanına yönelik bu tür bir müdahale, hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın, hukuki meşruiyeti sorunlu bir adımdır. Ancak bu olayın asıl dikkat çekici yönü, yalnızca ABD’nin uluslararası hukuku ihlali değil, Venezuela içinde bu müdahaleye karşı güçlü, kurumsal ve süreklilik arz eden bir siyasal tepkinin ortaya çıkmamasıdır.
Bu durum, meselenin yalnızca dış politika veya güç siyaseti başlığı altında ele alınamayacağını gösterir. Venezuela’daki sessizlik, ülkenin mevcut yönetim yapısını ve daha geniş anlamda Latin Amerika tipi başkanlık sistemlerinin demokratik kapasitesini mercek altına almayı zorunlu kılar.
Hiper-Başkanlık
Siyaset bilimi literatürü, Latin Amerika’daki başkanlık sistemlerini ABD modeliyle aynı kategoriye koymaz. Bölgedeki sistemler genellikle “hiper-başkanlık” olarak tanımlanır. Bu modelde başkan, sadece yürütmenin başı değil; siyasal sistemin merkezî aktörü, hatta çoğu zaman devletin kendisi hâline gelir.
Venezuela’da bu sürecin temelleri Hugo Chávez döneminde atıldı. 1999 Anayasası ile yürütme yetkileri genişletildi; başkanın yasama ve yargı üzerindeki etkisi arttı. Bu dönüşüm, açık bir askeri darbe ya da anayasal kopuşla değil, hukuki araçlar kullanılarak gerçekleştirildi. Tam da bu nedenle literatürde bu süreç “demokratik erozyon” olarak adlandırılır: Demokrasi biçimsel olarak varlığını sürdürürken, içeriği aşındırılır.
Yasama organının zayıflığı ve siyasileşmiş yargı, başkanın denetlenmesini zorlaştırır. Bu yapıda güçler ayrılığı, anayasal bir ilke olmaktan çıkarak sembolik bir ifadeye dönüşür. Venezuela örneği, yürütme gücünün denetimsiz biçimde merkezileştiğinde demokrasinin ne kadar kırılgan hâle geldiğini açıkça göstermektedir.
Demokratik içeriğin boşalması
Latin Amerika başkanlık sistemlerinin bir diğer temel sorunu, demokrasinin seçimlere indirgenmesidir. Seçimler düzenli olarak yapılır; referandumlar, halk oylamaları ve sandık vurgusu güçlüdür. Ancak yargı bağımsızlığı, medya özgürlüğü ve muhalefetin örgütlenme kapasitesi zayıflatıldığında, seçimler demokratik meşruiyet üretmek yerine iktidarın sürekliliğini sağlayan bir araca dönüşür.
Venezuela’da da bu süreç yaşanmıştır. Chávez ve Maduro dönemlerinde seçimler yapılmış, ancak rekabetçi siyasal alan giderek daralmıştır. Muhalefet ya sistem dışına itilmiş ya da etkisizleştirilmiştir. Bu durum, halkın siyasal tepkisini sandık dışı kurumsal kanallarla ifade etmesini neredeyse imkânsız hâle getirmiştir.
Bugün ABD’nin hukuka aykırı müdahalesine karşı Venezuela içinde güçlü bir tepkinin doğmaması, bu demokratik içerik kaybının doğal sonucudur. Sorun yalnızca baskı değil; kurumsal reflekslerin ortadan kalkmış olmasıdır.
Yazıya son vermeden önce şuna da değinmek gerekir: ABD’nin Venezuela’ya yönelik ve Senato onayı olmaksızın gerçekleştirilen bu müdahalesi, yalnızca Venezuela’daki demokratik kapasitenin zayıflığını değil, aynı zamanda başkanlık sisteminin “köklü demokrasilerde” dahi ne kadar denetimsizleşebileceğini göstermektedir. Başkanın Kongre’yi fiilen baypas ederek başka bir devletin egemenlik alanına girmesi, ABD siyaset bilimi literatüründe uzun süredir tartışılan “imparator başkanlık” (imperial presidency) olgusunun güncel bir tezahürüdür. Bu durum, demokratik erozyonun yalnızca Latin Amerika’ya özgü bir patoloji olmadığını; denetim mekanizmaları zayıfladığında başkanlık gücünün her rejimde otoriter eğilimler üretebileceğini ortaya koymaktadır. Venezuela örneği bu nedenle yalnızca bir bölgesel kriz değil, başkanlık sistemlerinin evrensel sınırlarına dair bir uyarıdır.