ABD Başkanı Donald Trump’ın Venezuela’ya yönelik askeri müdahale kararı ve Nicolás Maduro’nun ABD’ye götürülerek yargılanacak olması, uluslararası hukukun bağlayıcılığı, demokrasinin dış müdahaleler karşısındaki kırılganlığı ve küresel güç dengelerinin hangi ilkelere göre işlediği sorularını yeniden gündeme taşıdı. Tartışmanın merkezinde ise şu temel mesele yer alıyor: Güçlü bir devlet, kendi tanımladığı “haklı gerekçelerle” başka bir egemen devlete müdahale edebilir mi?

Uluslararası hukuk düzeni, İkinci Dünya Savaşı sonrası tam da bu soruya hayır” cevabını kurumsallaştırmak için inşa edilmişti. Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2(4). maddesi, devletlerin başka devletlere karşı güç kullanmasını açık biçimde yasaklar. Bu yasak, uluslararası sistemin temel direklerinden biridir. Aksi halde dünya düzeni, hukuka değil, güç hiyerarşisine dayanır. Bu yüzden de temel kural şuydu: Başka bir ülkeye ancak çok sınırlı şartlarda, uluslararası onayla ya da açık bir saldırıya karşı kendini savunmak için girilebilirdi.

Venezuela örneğinde bu şartların hiçbiri açıkça ortada değil. Ne Birleşmiş Milletler’den alınmış bir yetki var ne de Venezuela’nın ABD’ye yönelik doğrudan bir askeri saldırısı. Buna rağmen Washington, müdahaleyi haklı” göstermek için bir dizi gerekçe sıralıyor. İşte tartışma tam da burada başlıyor.

ABD’nin gerekçeleri

Venezuela’nın zengin petrol yataklarından bahsetmekten de çekinmeyen ABD yönetiminin öne sürdüğü ilk gerekçe oldukça tanıdık: güvenlik. Trump ve ekibi, Maduro yönetiminin uyuşturucu kaçakçılığıyla iç içe geçtiğini, Venezuela’nın adeta bir narco-devlet”e dönüştüğünü söylüyor. Bu anlatıya göre Venezuela’daki suç ağları, ABD sokaklarına kadar uzanıyor ve bu da Washington’a göre doğrudan bir ulusal güvenlik meselesi. Ancak uyuşturucu kaçakçılığı, ne kadar ağır bir suç olursa olsun, başka bir ülkeye asker göndermeyi meşru kılan bir “silahlı saldırı” sayılmıyor.

İkinci gerekçe, bölgesel istikrarsızlık ve göç krizi. ABD’ye göre Venezuela’daki ekonomik ve siyasi çöküş, Latin Amerika’yı sarsıyor; milyonlarca insan ülkelerini terk etmek zorunda kalıyor. Bu da bölgeyi güvensiz hale getiriyor. Washington bu noktada kendisini sadece kendi çıkarlarını değil, bölgesel düzeni koruyan bir aktör gibi konumlandırıyor. Ancak burada da aynı soru karşımıza çıkıyor: Büyük bir insani kriz, tek bir ülkeye ben müdahale ederim” deme hakkı verir mi? İnsani krizler, ancak uluslararası toplumun ortak kararıyla ve çok taraflı mekanizmalarla ele alındığında hukuki meşruiyet kazanıyor. Aksi halde insani müdahale” söylemi, siyasetin aracı haline gelir.

Demokrasi getirme hikayesi

Üçüncü gerekçe ise: demokrasi ve insan hakları. Trump yönetimi, Maduro’nun meşru bir lider olmadığını, seçimlerin adil yapılmadığını ve halkın baskı altında yaşadığını söylüyor. Müdahale de bu anlatıya göre, Venezuela’ya demokrasiyi geri getirme girişimi.

Venezuela’da uzun süredir yaşanan ekonomik çöküş, yaygın yoksulluk, temel hizmetlere erişimdeki sorunlar ve tartışmalı seçim süreçleri, Maduro yönetiminin bu meşruiyet zeminini büyük ölçüde aşındırmış görünüyordu. Bu yüzden ABD müdahalesi karşısında toplumun önemli bir bölümünün sessiz kalması ya da bazı yerlerde bunu kutlaması, dış müdahaleninhaklı” olduğu anlamına gelmese bile, Maduro’nun içerideki siyasal desteğinin ne kadar zayıfladığını gösteriyor.

Demokratik rejimlerde meşruiyetin önemi tam da burada ortaya çıkar. Meşruiyet, sadece iktidarı ayakta tutan bir unsur değil, aynı zamanda dış müdahaleye karşı en güçlü kalkandır. Halkın gerçekten desteklediği, rızasını koruyan yönetimler, dış baskılara ve müdahalelere karşı çok daha dirençlidir. Venezuela’da bu direncin zayıf olması, Maduro’nun dışarıdan değil, içeriden kaybettiğini düşündürüyor.

Yine de bu tablo, ABD’nin müdahalesini demokratik açıdan aklamaz. Demokrasi, bir liderden kurtulmayı değil, halkın kendi siyasi geleceğini kendi iradesiyle kurabilmesini esas alır. Demokrasi, tankla, askerle ve dış müdahaleyle “getirilen” bir şey değil. Tam tersine, dış güçlerin zorla yaptığı rejim değişiklikleri, çoğu zaman daha fazla kaos, daha fazla otoriterlik ve uzun süreli istikrarsızlık üretiyor. Demokrasi adına yapılan müdahaleler, paradoksal biçimde demokrasinin ruhunu zedeliyor.

Sonuçta Venezuela meselesi bize şunu hatırlatıyor: Haklı gerekçe” söylemi ile hukuki meşruiyet her zaman aynı şey değildir. Güçlü devletler ikna edici hikâyeler anlatabilir; ama hukuk, hikâyelerle değil kurallarla ayakta durur. Kurallar zayıfladığında ise geriye yalnızca güç kalır. Ve bu, kim kazanırsa kazansın, dünya için iyi bir haber değildir.