CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yeni yıla girerken yaptığı erken seçim çağrısı, Türkiye’de siyasetin kadim tartışmalarından birini yeniden gündeme taşıdı. Özel, halkın yüzde 70–75’inin erken seçim istediğini ifade ederken, 2026 yılında sandığın kurulmasının demokratik bir zorunluluk haline geldiğini savundu. Buna karşılık iktidar cephesi elbette ki ekonomik koşullar başta olma üzere pek çok hususta memnuniyetsizliklerin artmasıyla “sokağın desteğini” garanti görmeyecek ve erken seçime sıcak bakmayacaktır.
Peki, bu tabloya rağmen erken seçim nasıl mümkün olabilir?
Sayısal Gerçeklik
Anayasa’nın 116. maddesi bu konuda açık bir sistem kurmuştur. Buna göre seçimlerin yenilenmesi iki yoldan biriyle mümkündür. Birincisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üye tam sayısının beşte üç çoğunluğuyla, yani en az 360 milletvekilinin oyuyla erken seçim kararı almasıdır. İkinci yol ise Cumhurbaşkanı’nın tek başına seçimlerin yenilenmesine karar vermesidir.
Mevcut Meclis aritmetiği dikkate alındığında, ilk seçenek ancak iktidar bloğu içinde ciddi bir çözülme yaşanması halinde gündeme gelebilir. Bu tablo, erken seçim tartışmasının ağırlığını fiilen Cumhurbaşkanı’nın yetkisi üzerine taşımaktadır.
Ancak Cumhurbaşkanı, erken seçim kararı aldığı takdirde yalnızca Meclis’i değil, kendi görev süresini de yenilemiş olur. Başka bir ifadeyle, Cumhurbaşkanı’nın seçimleri yenileme yetkisini kullanması, aynı zamanda kendi makamını da halkın yeniden onayına sunması anlamına gelir. Bu nedenle bu yetki, siyasi açıdan son derece ağır bir karardır ve iktidarın kendi meşruiyetini erken bir tarihte test etmeyi göze alması anlamını taşır.
İktidar kanadının erken seçime mesafeli yaklaşımının temel nedenlerinden biri de tam olarak budur. Erken seçim kararı, yalnızca ekonomik ya da toplumsal memnuniyetsizlik tartışmasını değil, Cumhurbaşkanlığı makamının süre ve yetki tartışmasını da beraberinde getirir. Mevcut söylemler, iktidarın böyle bir riski şu aşamada almak istemediğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Peki ya siyasi meşruiyet?
Erken seçim tartışmasının yalnızca “olur mu, olmaz mı” sorusuna indirgenmesi, meselenin demokratik boyutunu eksik bırakır. Zira seçim, sadece iktidarın yenilenmesi değil, halkın yönetime yönelik denetim mekanizmasının en güçlü aracıdır. Temsili demokrasilerde halk, sandık aracılığıyla siyasal iktidara süreli bir yetki verir. Bu yetkinin özü, koşullar değiştiğinde geri alınabilir olmasıdır.
Ekonomik göstergeler, hayat pahalılığı, gelir dağılımı adaletsizliği ve genç işsizliği gibi veriler, toplumun geniş kesimlerinde memnuniyetsizlik yaratıyorsa; bu memnuniyetsizliğin sandığa yansıma talebi meşrudur. Özgür Özel’in erken seçim çağrısını “halka karşı sorumluluk” çerçevesinde konumlandırması da tam olarak bu noktaya işaret eder. Halkın iradesinin sürekli ertelenmesi, hukuken mümkün olsa bile siyasal meşruiyet tartışmasını kaçınılmaz hale getirir.
Buna rağmen erken seçim tartışmasını yalnızca hukuki okumak eksik kalır. Zira seçim, demokrasilerde yalnızca bir takvim meselesi değil, halkın yönetime verdiği yetkiyi yeniden değerlendirme aracıdır. Kamuoyu araştırmalarında erken seçim talebinin yüksek sesle dile getirilmesi, Anayasa’yı zorlayan bir durum yaratmaz; ancak siyasal meşruiyet sorununu derinleştirir. Sandığın sürekli ötelenmesi, hukuken mümkün olsa bile, halk ile iktidar arasındaki temsil bağını zayıflatır. Özgür Özel’in erken seçim çağrısı da bu noktada, bir siyasi dayatma değil, halkın denetim hakkına yapılan bir hatırlatma olarak okunmalıdır.