“Terörsüz Türkiye”adıyla başlatılan, hiç bir pazarlık ve beklenti olmadan teröristlerin silahlarını bırakmasını, örgütün bütün unsurlarıyla kendini lağvetmesini, çatışmasız ve huzurlu bir ortam oluşmasını öngören sürecin, belirlenen çerçeve içinde yürütülmesinde ve sonuç alınmasında gerekli olan çalışmaları yapmak üzere kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” çalışmalarını tamamlamış, hazırlanan rapor yaptıkları oylamayla kabul edilmiştir.
Komisyon çalışmaları ve rapordan anlaşılanlar
Komisyonun çalışmalarını, sürecin etkilenmemesi için gizli olarak yürüttüğü, raporda çoğunlukla, bölücü terör başı ve bölücü siyaset yapan siyasi partinin ortaya koyduğu istek ve düşüncelere, açık veya üstü örtülü olarak yer verildiği görülmüştür.
Çalışmaların ve raporun; Terörsüz Türkiye, silah bırakma, örgütün feshi konuları yerine, komisyonun adından anlaşılacağı üzere, sanki ülke içindeki vatandaşlarımızın kardeşçe yaşamadığı, kavgalı ve çatışma içinde olduğu, ülkede demokrasi olmadığı ve barışın tesis edilmesi gerektiği üzerine bina edildiği gibi bir algı yarattığı, doğal olarak böyle bir ortamda yapılan görüşmelerin ve çalışmaların bölücüler tarafından da fırsat olarak kullanıldığı kanaatinin oluştuğu düşünülmüştür.
Sonuçta sürecin, ilan edilen amacından uzaklaşma temayülü gösterdiği, terörist başına yeni tanımlamalar yapılarak yüceltildiği, af demeden dolaylı şekilde teröristlere af getirilmesi için hukuki tedbirlerin tavsiye edildiği, bölücülerin siyasetlerini daha serbest bir şekilde yapmalarına imkân tanıyan bir şekle dönüştüğü intibaı oluşmuştur.
Çalışma sürecinde, komisyon içinden ve dışından, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yapısını dahi değiştirebilecek söylemlerin ve mesajların ortaya konduğu ve bunlara hazırlanan raporda, infial yaratmamak için, “barış”, “kardeşlik”, etnisiteyi ve çok ulusluluğu çağrıştıran “etnik aidiyetler” ifadeleriyle yer verildiği müşahede edilmiştir.
Hazırlanan raporda, bir taraftan birçok konunun doğrudan değil dolaylı ve yumuşak bir üslupla ifade edilerek olası tepkilerin önüne geçilmek istendiği, diğer taraftan da sanki terör ve bölücü siyaset yapanların isteklerinin yerine getirilmesine çalışıldığı algılanmıştır. Çalışmaların ve raporun, sorunun terör değil, Kürt sorunu olduğu, terör örgütünün ve terörden de destek alarak bölücü siyaset yapanların Kürtleri temsil ettiği, isteklerinin yerine getirilmesi halinde “Terörsüz Türkiye” amacına ulaşılacağı anlamı taşıdığı düşünülmüştür.
Rapor, komisyon üyelerinden ikisi tarafından kabul edilmemiş, biri çekimser kalmıştır. Diğer milletvekillerinden bölücü siyaset yapanların, “yetmez ama evet”, diğerlerinin de isteyerek veya istemeseler de siyasi endişe kaygısıyla “evet” demesiyle toplam 47 oyla kabul edilmiştir.
Daha sonra “Evet” oyu veren muhalefete mensup siyasetçilerin, “hayır” demek yerine seçmenlerinden gelecek muhtemel eleştirileri karşılamak için kendilerini beyanda bulunmaya mecbur hissettikleri, ancak beyanlarında asıl sorunlara da değinmedikleri görülmüştür.
Çalışmalar, rapor ve yapılan açıklamalarda yadırganan hususlar
Raporun yayınlanmasıyla eş zamanlı olarak, bölücü başının düşüncelerinin de bölücü siyaset temsilcileri tarafından açıklanmasının doğru bir davranış olmadığı, bu davranışlarıyla da raporda yer almayan hususlara dikkat çekmek istedikleri anlaşılmıştır. Bununla birlikte ayrıca, bu rapordan sonra bölücü siyaset yapan partinin “yetmez ama evet” düşüncesiyle kabul oyu verdiği rapora, rapora koyduramadıkları hususlar için ilave açıklamalar yaparak niyet ve maksatlarını ortaya koymaları da dikkat çekmiştir.
Raporda; Selçuklu’dan Osmanlı’ya uzanan devlet tecrübesinden söz edilerek, Türk-Kürt kardeşliğinin ortak pazarı, ortak siyaseti, hukuku ve gündelik hayatı taşıyan bir ortaklık zemini oluşturduğu belirtilmekte, “Türk-Kürt-Arap kardeşliği coğrafyamızın asli kodudur” denilmektedir. Ayrıca bölücü başı da açıklamasında, Türklerin, Kürtlerin ve Arapların bölgede yaşayan diğer kardeş halklarla birlikte doğal bir ittifak oluşturacağına değinmektedir.
Bu ifadelerin, Cumhuriyetimizin, üniter ve ulus devlet yapısına ve Ulu Önder ATATÜRK’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına, Türk Milleti denir.” olarak tarif edilen Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine uygun olmadığı, etnik bölünmeye yol açabileceği düşünülmektedir.
Böyle bir ayrıma neden olmamak için Anayasa’mızın 10’uncu maddesinde “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” hükmüne yer verilmiştir. Devlet de bu eşitliği sağlamakla yükümlü olup, ayrıca herkes kanunlar önünde eşit olduğu gibi, imkânlar ve fırsatlar açısından da eşit durumdadır. Anayasamızda da kanunlarımızda da pratikte de eşit yurttaşlık esas alınmıştır.
Yine bölücü başı ve bölücü siyasetçilerin açıklamalarında “Terörsüz Türkiye” sürecinde terör örgütü, terör belası gibi kavramlara yer verilmemesi gerektiğine, terör sorunu değil, Kürt halkı ve Kürt sorunu olduğuna, “terörü tasfiye” mantığıyla yaklaşılan bir siyasi çözümün çözümü değil, çözümsüzlüğü ifade ettiğine, Kürtlerin özgürlük ve eşitlik mücadelesinin terör olarak, örgütlü mücadelesinin de terör örgütü olarak tarif edilemeyeceğine, çalışmalarını Demokratik Cumhuriyet esprisi ile yürüttüklerine, Kürtlerin entegrasyonun Cumhuriyet’in en temel ayaklarından biri olacağına, iki yüz yıldır baş aşağı giden kardeşliği, ayakları üzerine kaldırdıklarına ve kardeşlik hukukunun gereğini yaptıklarına ve buna benzer bir çok konuya değinmişlerdir.
Bütün bu hususlar, etnik kimlik, inanç, mezhep, dil, siyasi düşünce farklılığına sahip olsa da vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne sahip çıkan aklı selim sahibi Türk Milletinin tüm fertleri tarafından yadırganacak niteliktedir.
Bölücüler özetle, birleştirici olan Türk kimliğinin anayasadan çıkarılarak, devletin Türk devleti olma vasfının silinmesini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tapu senedi olan Lozan Anlaşmasını kabul etmeyerek, Devletin yanlış kurulduğunu, feshedilerek iki milletli olarak yeniden kurulmasını talep etmektedirler. Çalışmalarda bu durum göz önünde tutularak hareket edilmesinin faydalı ve son derece gerekli olduğu değerlendirilmektedir.
***
-Mevcut Anayasa ve Kanunlarımız yeterli olduğu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının güvenliğimizi, üniter yapımızı ve ulus devlet anlayışımızı zedelemeyecek olanlarının, anayasamızın da gereği olarak tam ve herkes için eşit olarak uygulanmasının, liyakat ve fırsat eşitliğine özen gösterilmesinin uygun olacağı, özel kanun çıkarmaya ve anayasa değişikliği yapmaya gerek olmadığı, hatta sakıncalı olduğu düşünülmektedir.
-Bundan sonraki safhada, bölücü siyasetçilerin taleplerini pazarlık yaparcasına ifadede bir sakınca görmeyecekleri, siyasetçilerin çıkar düşüncelerini istismar etmeye kalkışacakları, taviz peşinde koşacakları hesaba katılmalıdır. Bu nedenle sürecin asıl amacından sapmadan yürütülmesinin uygun olacağına inanılmaktadır.
-İster iktidar ister muhalefet olsun, bölücü siyaset yapanlar hariç, hiçbir siyasi örgütün ve siyasinin, bu konuyu istismar ederek çıkar sağlama düşüncesiyle hareket etmeyeceğine olan inancımız devam etmekte olup, zedelenmemelidir.
-Olası her türlü provokasyona karşı da ihtiyatlı ve tedbirli olunmalı, aklı-selim içinde hareket etmelidir.
-Bu konuda ATATÜRK’ün partisi olmakla övünen ana muhalefetin de bu aidiyetin gereğini yerine getirmesine, ulus devlet, üniter devlet yapısına, Cumhuriyetin kuruluş felsefesine ve ATATÜRK İlkelerine sıkı sıkıya sahip çıkmasına, söylemlerinde, önerilerinde, tekliflerinde ve eylemlerinde şüphe yaratacak ve kendisinden soğutacak davranışlardan kaçınmasına özen göstermesinin Türk Milleti için faydalı olacağına inanılmaktadır.