Bir siyasal olayın kendisi kadar, o olayın sembolik yükü de konuşulmayı hak eder. Devlet Bahçeli’ye Abdullah Öcalan tarafından hediye edildiği belirtilen kilim meselesi tam da böyle bir sembolik düğüm noktasıdır. Bu olayın maddi boyutundan çok, temsil ettiği anlam katmanları üzerinde durmak gerekir. Çünkü siyaset, yalnızca kararlar ve metinler üzerinden değil, semboller ve işaretler üzerinden de yürür. O halde soruyu basitleştirelim: Bir kilim, neyi örter; neyi görünür kılar?

Kilim, Anadolu kültüründe sıradan bir eşya değildir. Dokuyan kişinin hafızasını, kimliğini, aidiyetini ve niyetini taşır. Motifler bir dili, renkler bir duyguyu temsil eder. Bu nedenle kilim, yalnızca bir hediye değil, sembolik bir mesajdır. Buradaki sembolik mantık şunu sorar: Bu hediye, iki özne arasında nasıl bir ilişki tasavvur eder? Bir çatışma hafızasının bulunduğu zeminde, böyle bir armağan hangi anlam çerçevesine oturtulur?

Birinci soru şu olabilir: Devlet, terörle mücadele paradigmasından “süreç” paradigmasına geçerken, sembollerle nasıl bir dil kurar? Eğer yıllarca Öcalan, resmi söylemde mutlak bir tehdit ve meşruiyet dışı bir figür olarak tanımlandıysa, bu figürden gelen sembolik bir armağanın kabulü nasıl izah edilir? Bu kabul, bir taktik jest midir, yoksa yeni bir siyasal anlatının işareti midir?

Sembolik mantık bize şunu öğretir: Bir sembol tek başına konuşmaz; bağlamıyla birlikte anlam kazanır. O halde bağlam nedir? Türkiye’de milliyetçi siyasetin uzun yıllar boyunca inşa ettiği güvenlik merkezli söylem, Öcalan figürünü mutlak karşıtlık üzerinden tanımladı. Bu karşıtlık, yalnızca politik değil, varoluşsal bir ayrımdı. “Biz” ve “onlar” arasındaki çizgi netti. Şimdi bu çizginin üzerinde bir kilim duruyor. Bu kilim, çizgiyi siler mi, yoksa yeni bir çizgi mi çizer?

Burada ikinci bir soru devreye giriyor: Bu sembolik temas, seçmen sosyolojisinde nasıl bir karşılık üretir? Siyaset yalnızca liderler arası bir müzakere alanı değildir; tabanın duygusal hafızasıyla da şekillenir. Özellikle milliyetçi-muhafazakâr tabanın kolektif hafızasında Öcalan figürü, bir uzlaşma nesnesi değil, bir travma figürüdür. Böyle bir hafıza zemini üzerinde, sembolik bir hediye hangi duygusal kırılmayı tetikler? Bu jest, “devlet aklı” olarak mı okunur, yoksa bir ilkesel esneme olarak mı?

Sembolik mantığın üçüncü ayağı, güç ilişkileridir. Hediye veren ile alan arasında her zaman eşit bir ilişki yoktur. Hediye, kimi zaman bir üstünlük, kimi zaman bir barış işareti, kimi zaman da bir meşruiyet arayışıdır. Bu durumda kilim, bir barış sembolü müdür, yoksa muhatap alınmanın işareti mi? Eğer bir taraf, uzun yıllar boyunca meşruiyet dışı ilan edilmişse, onun gönderdiği bir armağanın kabulü, dolaylı bir tanıma anlamına gelir mi?

Bu noktada asıl kritik soru şudur: Devlet adına siyaset yapan bir aktörün kişisel jestleri ile kurumsal devlet aklı arasındaki sınır nerede başlar, nerede biter? Bir siyasi liderin kabul ettiği sembolik bir hediye, bireysel bir nezaket midir; yoksa devletin yeni bir söylemsel konumlanışının işareti mi? Türkiye gibi sembollerin yüksek dozda anlam yüklendiği bir ülkede, bu ayrımın net olmadığını biliyoruz.

Dördüncü olarak, bu sembolün zamanlaması önemlidir. Uluslararası dengelerin, Ortadoğu’daki güç kaymalarının ve Türkiye’nin güvenlik stratejilerinin yeniden tanımlandığı bir dönemde böyle bir sembolik temasın ortaya çıkması tesadüf müdür? Bölgesel denklemde Kürt meselesi yeniden küresel aktörlerin ajandasına girerken, iç siyasette verilen sembolik mesajlar dışarıya nasıl okunur? Bu jest, içeride bir yumuşama sinyali verirken dışarıya hangi mesajı iletir?

Semboller, boşlukta dolaşmaz; anlatı inşa eder. Bu kilim üzerinden nasıl bir anlatı kurulmak isteniyor? “Devlet büyüktür, gerektiğinde en sert karşıtıyla bile konuşur” anlatısı mı? Yoksa “yeni bir çözüm zeminine doğru gidiliyor” anlatısı mı? Eğer ikinci ihtimal söz konusuysa, bu zeminin ilkeleri nelerdir? Kamuoyu bu ilkeler hakkında bilgilendirilmiş midir, yoksa semboller üzerinden bir nabız yoklaması mı yapılmaktadır?

Bir başka kritik boyut da şudur: Sembolün kendisi mi, yoksa sembolün kamuoyuna yansıma biçimi mi daha belirleyicidir? Eğer bu hediye sessizce kabul edilseydi, aynı etkiyi üretir miydi? Medyaya yansıması, bilinçli bir iletişim stratejisinin parçası mıydı? Siyaset, çoğu zaman doğrudan mesaj vermek yerine semboller üzerinden dolaylı mesaj üretir. Bu dolaylılık, belirsizlik alanı yaratır. Belirsizlik ise hem esneklik hem de risk demektir.

Son olarak şu soruyu sormak gerekir: Bu kilim, geçmişin yükünü hafifletir mi, yoksa geçmişle yüzleşmeden yeni bir sayfa açma çabasının sembolü müdür? Türkiye’nin terörle mücadele tarihi, yalnızca güvenlik politikalarıyla değil, aynı zamanda toplumsal hafızayla da şekillendi. Hafızayı dönüştürmeden sembolleri dönüştürmek mümkün müdür?

Belki de asıl mesele, kilimin kendisinde değil, bizim ona yüklediğimiz anlamdadır. Ancak siyaset tam da bu anlam yükleme süreçleri üzerinden yürür. Sembolik mantık bize şunu hatırlatır: Her sembol bir sorudur. Cevap ise yalnızca o sembolü kullananların değil, o sembole muhatap olan toplumun ortak üretimidir.

Bu nedenle kilim meselesi, basit bir hediyeleşme hadisesi olarak görülemez. Bu, Türkiye’de devlet, milliyetçilik, terörle mücadele ve çözüm arayışları arasındaki gerilimin sembolik bir kesişim noktasıdır. Asıl soru şudur: Bu sembol, bir dönemin kapanışını mı işaret eder, yoksa henüz adı konmamış yeni bir dönemin habercisi midir? Ve daha önemlisi, bu yeni dönemin sınırlarını kim, hangi ilkelere göre çizecektir?