Türkiye siyasetinde son dönemde yaşanan gelişmeler, tek tek aktörlerin tercihleri ya da partiler arası geçişlerden ziyade, Meclis’te oluşan ve değişmesi gündemde olan aritmetiğin neye hizmet ettiği sorusunu yeniden gündeme taşıyor. Tartışmanın merkezinde artık kişilerden çok sayılar, söylemlerden çok denklemler var. Çünkü mevcut tablo, referandumsuz bir anayasa değişikliği ihtimalinin ilk kez bu kadar somut biçimde konuşulmasına imkân tanıyor.
Mevcut anayasal çerçevede, Meclis’te belirli bir nitelikli çoğunluğa ulaşılması hâlinde, anayasa değişikliklerinin halkoyuna sunulmadan yapılabilmesi mümkün. Bu durum, doğal olarak siyasal alanı geniş bir toplumsal mutabakattan ziyade, sandalye sayısına odaklanan bir stratejiye yöneltiyor. Meclis aritmetiği, bu nedenle yalnızca teknik bir mesele olmaktan çıkıp, siyasal yönelimin kendisi hâline geliyor. Son dönemde yaşanan gelişmeler de bu matematiğin adım adım kurulduğunu gösteriyor.
Bu aritmetik tartışması, ister istemez “süreç” başlığıyla birlikte ele alınıyor. Kamuoyunda zaman zaman “barış ve kardeşlik süreci” olarak ifade edilen söylem, Meclis’teki sayı hesaplarıyla yan yana geldiğinde farklı bir anlam kazanıyor. Çünkü böyle bir sürecin gerçek ve kalıcı olabilmesi, yalnızca dil değişikliğiyle değil, yapısal ve siyasal karşılıklarla mümkün. Oysa bu karşılıkların, özellikle Kürt siyasal hareketinin temsilcisi konumundaki DEM siyaseti açısından, mevcut iktidar dengeleri içinde kolayca verilemeyeceği de ortada.
DEM siyasetinin talep edebileceği başlıklar düşünüldüğünde; siyasal temsilin genişletilmesi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, hukuki ve anayasal güvence mekanizmalarının yeniden tanımlanması gibi konular öne çıkıyor. Ancak bu başlıkların her biri, iktidar blokunun bugüne kadar kurduğu güvenlik merkezli siyasal hattı zorlayan alanlar. Bu nedenle “süreç” söylemi ile Meclis’te referandumsuz anayasa değişikliğine imkân verecek bir çoğunluk arayışı arasında açık bir gerilim oluşuyor.
Bu gerilimi yalnızca iç siyasetle sınırlı görmek de eksik olur. Bugün Suriye sahasında, PKK ve SDG’ye yönelik operasyonlar sürerken, bölgesel ölçekte sert ve güvenlik odaklı bir politikanın devam ettiği görülüyor. Sınır ötesinde askerî baskının arttığı bir dönemde, içeride kapsamlı ve yapısal bir siyasal yumuşamanın hayata geçirilebilmesi ciddi bir çelişki barındırıyor. Bu durum, barış ve kardeşlik söyleminin, daha çok taktiksel ve dönemsel bir araç olarak algılanmasına neden oluyor.
Dolayısıyla Meclis aritmetiği ile süreç söylemi arasında kurulan ilişki, ilkesel bir barış perspektifinden çok, anayasa değişikliği hedefi etrafında şekilleniyor. Geniş toplumsal mutabakat gerektiren bir anayasa meselesinin, siyasi iklimi dönüştürecek yapısal adımlar yerine, mevcut dengeleri zorlamadan kurulacak sayısal çoğunluklarla ele alınması, meşruiyet tartışmasını da beraberinde getiriyor. Sayılar bir noktada yeterli olabilir; ancak rıza üretilemediği sürece anayasa değişikliklerinin toplumsal karşılığı zayıf kalır.
Bu noktada dikkat çekici olan bir diğer husus, muhalefetin bu aritmetik karşısındaki edilgenliği. Muhalefet, Meclis’te oluşan yeni dengeleri sert biçimde eleştirirken, anayasa tartışmasını toplumun geniş kesimleriyle buluşturacak güçlü bir siyasal hat kurmakta zorlanıyor. Böylece anayasa, yeniden, toplumun ortak meselesi olmaktan çıkıp, kapalı kapılar ardında yürütülen bir güç hesabına indirgeniyor.
Toplumsal düzeyde ise daha sessiz ama bir o kadar belirleyici bir durum söz konusu. İlkesel itirazlar, çoğu zaman kimin kazandığına ve kimin kaybettiğine bakılarak şekilleniyor. Aynı hamle, farklı siyasal kamplarda bütünüyle zıt anlamlar kazanabiliyor. Bu da anayasa gibi kalıcı ve evrensel olması gereken bir metnin, gündelik siyasal hesapların parçası hâline gelmesini kolaylaştırıyor.
Sonuç olarak gelinen noktada, Meclis aritmetiği üzerinden kurulan referandumsuz anayasa değişikliği ihtimali; barış ve kardeşlik söylemiyle, güvenlik merkezli bölgesel politikalarla ve toplumun ilkesel siyasetle kurduğu mesafeli ilişkiyle birlikte okunmak zorunda. Suriye’de devam eden operasyonlar, içerideki süreç tartışmalarının sınırlarını belirlerken; Meclis’teki sayısal denge, anayasa gibi temel bir metnin kaderini belirleyebilecek kadar merkezi bir rol üstlenmiş durumda. Asıl mesele ise şu: Matematik tutsa bile, siyasal ve toplumsal rıza üretilmeden yapılan her anayasa hamlesi, kalıcılıktan çok kırılganlık üretmeye adaydır.