Ortadoğu’da son günlerde hız kazanan gelişmeler, yalnızca sınır ötesi dengeleri değil, Türkiye’nin uzun süredir kırılgan bir zeminde ilerleyen barış ve kardeşlik tartışmalarını da yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. İran’ın bölgesel nüfuz stratejileri, Suriye sahasında değişen askeri ve siyasi denklemler ve Kürt grupların bu tablo içindeki çok katmanlı pozisyonları, Türkiye’de “iç barış” olarak adlandırılan meselenin neden tekrar sıkıştığı sorusunu gündeme getiriyor. Ancak bu sıkışmayı yalnızca güncel güvenlik kaygılarıyla açıklamak yeterli midir? Yoksa mesele, daha derin bir tarihsel sürekliliğin güncel bir tezahürü müdür?

Osmanlı sonrası Ortadoğu’nun şekilleniş süreci hatırlandığında, sınırların sadece coğrafi değil, toplumsal ve siyasal fay hatları üzerinden çizildiği görülür. Kürt meselesi de bu bağlamda, tek bir devletin iç sorunu olmaktan ziyade, bölgesel bir denklem olarak ortaya çıkmıştır. İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasında paylaşılan bir nüfusun, farklı rejim tipleri ve güvenlik mimarileri içinde farklı anlamlar kazanması, barış süreçlerini neden sürekli dış gelişmelere açık hâle getirmiştir. Peki, Türkiye’deki barış ve kardeşlik söylemi, bu tarihsel gerçekliği yeterince dikkate alarak mı inşa edilmiştir?

Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu’da devletlerin iç barış anlayışı, çoğunlukla güvenlik eksenli bir çerçeveye sıkışmıştı. Türkiye de bu eğilimin dışında değildi. Kürt kimliği meselesi, uzun süre dış tehdit algılarıyla iç içe ele alındı. İran Devrimi’nin ardından ortaya çıkan ideolojik rekabet, Suriye’nin uzun yıllar süren Baas rejimi pratiği ve Irak’ta yaşanan savaşlar, Türkiye’nin iç barış arayışlarını sürekli olarak bölgesel gelişmelere bağımlı kıldı. Bu bağımlılık, barışın toplumsal bir mutabakat mı yoksa stratejik bir zorunluluk mu olduğu sorusunu hiç gündemden düşürmedi.

Bugün gelinen noktada, Suriye sahasında Kürt grupların kazandığı askeri ve siyasi görünürlük, Türkiye’deki barış tartışmalarını yeniden güvenlik merkezli bir dile doğru itiyor gibi görünüyor. İran’ın bu süreçte hem Suriye rejimiyle hem de farklı silahlı yapılarla kurduğu ilişkiler, Ankara açısından sadece dış politika meselesi olarak mı değerlendirilmelidir? Yoksa bu ilişkiler, Türkiye’deki Kürt meselesinin algılanış biçimini de dolaylı olarak şekillendiren bir unsur mudur? Eğer ikinci ihtimal geçerliyse, iç barışın kaderi neden bu kadar güçlü biçimde bölgesel aktörlerin hamlelerine bağlıdır?

Tarihsel olarak bakıldığında, Türkiye’de barış ve kardeşlik söyleminin en kırılgan olduğu anların, bölgesel krizlerle çakıştığı görülür. 1990’lı yıllarda Körfez Savaşı’nın ardından Kuzey Irak’ta oluşan fiili yapı, Türkiye’de hem güvenlik politikalarını hem de toplumsal algıları derinden etkilemişti. Bugün Suriye’de yaşananlar, benzer bir etkiyi farklı biçimlerde üretmiyor mu? Bu tekrar eden tarihsel döngü, barış süreçlerinin neden kalıcı olamadığına dair bize ne söylüyor?

Bir diğer dikkat çekici husus, barışın çoğu zaman “sükûnet” ile eş anlamlı düşünülmesidir. Oysa tarihsel deneyim, bastırılmış gerilimlerin dış gelişmelerle birlikte hızla görünür hâle gelebildiğini göstermiyor mu? İran–Suriye hattında yaşanan her gerilim, Türkiye’deki barış dilini neden daha temkinli, hatta daha savunmacı bir noktaya taşıyor? Bu durum, barışın toplumsal düzeyde içselleştirilemediğinin bir göstergesi olarak okunabilir mi?

Akademik literatürde sıkça vurgulanan bir başka nokta da, çok aktörlü çatışma alanlarında kimlik siyasetinin hızla sertleştiğidir. Kürt grupların farklı ülkelerde farklı stratejiler izlemesi, Türkiye’de tekil ve homojen bir “Kürt meselesi” algısının sürdürülebilirliğini zorlaştırmıyor mu?

Buna rağmen, barış ve kardeşlik söylemi neden hâlâ çoğu zaman tek boyutlu bir çerçeveye hapsediliyor?

Son olarak şu soru kaçınılmaz görünüyor: Türkiye’de barış ve kardeşlik süreci, bölgesel gelişmelere rağmen ayakta kalabilecek kurumsal ve toplumsal bir derinliğe sahip mi? Yoksa her yeni İran–Suriye gerilimi, bu sürecin ne kadar kırılgan olduğunu yeniden mi hatırlatıyor? Tarih, bize barışın yalnızca çatışmanın yokluğu değil, aynı zamanda belirsizliklerle baş edebilme kapasitesi olduğunu öğretmiyor mu?

Belki de asıl soru şudur: Türkiye, iç barışını bölgesel fırtınalara karşı koruyabilecek bir tarihsel ders çıkarma eşiğinde midir, yoksa aynı soruları her kriz anında yeniden sormaya mahkûm mudur?