İran üzerine yapılan güncel tartışmaların büyük bölümü, neredeyse refleks hâlinde, iki tarihsel rejim arasında taraf olmaya zorlayan bir dil üzerinden kuruluyor: Pehlevî monarşisi ile İslam Cumhuriyeti. Oysa bu ikili karşıtlık, İran toplumunun siyasal iradesini anlamaktan çok, onu dar bir tarihsel çerçeveye sıkıştırma işlevi görüyor. Bugün gerek diaspora merkezli yayınlarda gerek bölgesel güç mücadeleleriyle bağlantılı analizlerde, İran halkının bu iki rejimden birini “tercih etmek zorunda” olduğu fikri bilinçli biçimde yeniden üretiliyor. Bu üretim sürecinde dini ve etnik aidiyetler, siyasal tercihin yerine ikame ediliyor.

Bu durum yeni değil. İran modern tarihinin kritik kırılma anlarına bakıldığında, toplumun kendi siyasal iradesini çoğulcu biçimde ortaya koymasının sistematik olarak engellendiği görülür. 1963’te Şah Muhammed Rıza Pehlevî tarafından başlatılan Ak Devrim, bu sürecin erken ve çarpıcı örneklerinden biridir. Toprak reformu, kadınlara seçme ve seçilme hakkı, okuma-yazma seferberliği gibi başlıklarla sunulan bu reform paketi, yüzeyde modernleşmeci bir hamle olarak algılansa da, özünde yukarıdan aşağıya ve katılımcılıktan uzak bir yeniden yapılandırma projesiydi. Reformların içeriğinden çok uygulanma biçimi, toplumun geniş kesimlerini siyasal karar alma süreçlerinin dışına itti.

Ak Devrim’in özellikle kırsal bölgelerde yarattığı sosyoekonomik dönüşüm, geleneksel yapıları zayıflatırken yeni bir orta sınıf yaratmakta yetersiz kaldı. Toprak reformu, büyük toprak sahiplerini tasfiye ederken köylüyü güçlendirmedi; aksine kırdan kente göçü hızlandırarak, siyasal temsili zayıf, ekonomik olarak kırılgan bir kitle ortaya çıkardı. Bu kitle, ilerleyen yıllarda hem sol hareketlerin hem de dini muhalefetin mobilizasyon alanına dönüştü. Ancak burada kritik nokta şudur: Bu mobilizasyon, bağımsız bir siyasal irade inşasından ziyade, alternatif elit projelerinin taban üretme süreciydi.

1979 Humeyni Devrimi de benzer bir ikiliği yeniden üretti. Şah rejimine karşı gelişen geniş muhalefet koalisyonu –liberaller, solcular, milliyetçiler ve dinî gruplar– devrim sonrasında hızla tasfiye edildi. Devrim, toplumsal bir patlama anı olmakla birlikte, kısa sürede tek merkezli bir iktidar yapısına evrildi. Bu evrilme sırasında kullanılan en güçlü araç yine aidiyet siyasetiydi. Şii kimliği, hem devrimin meşruiyet kaynağı hem de muhalefetin sınırlandırılmasının gerekçesi hâline getirildi.

Bugün İran’da yaşanan rejim tartışmalarında bu tarihsel miras açık biçimde hissediliyor. Önceki rejimi idealize eden yayınlar, Pehlevî dönemini sekülerlik ve Batı ile entegrasyon üzerinden romantize ederken; mevcut rejimi savunan söylemler, anti-emperyalizm ve dini bağımsızlık vurgusunu öne çıkarıyor. Her iki yaklaşım da İran toplumunu homojen varsayıyor ve farklı siyasal tahayyüllerin varlığını görünmez kılıyor. Böylece üçüncü, dördüncü ya da beşinci seçenekler daha baştan gayrimeşru ilan ediliyor.

Bu noktada demografik yapı belirleyici bir rol oynuyor. İran, etnik ve mezhepsel çeşitliliğin yüksek olduğu bir ülke: Azeriler, Kürtler, Beluçlar, Araplar ve Farslar; Sünniler, Şiiler ve farklı dini azınlıklar. Bu çeşitlilik, teorik olarak çoğulcu bir siyasal düzen için zemin oluşturabilecekken, pratikte kontrol ve yönlendirme aracı olarak kullanılıyor. Merkezi iktidar, güvenlik ve beka söylemiyle bu farklılıkları baskılarken; dış aktörler ve diaspora çevreleri, aynı farklılıkları rejim karşıtı ya da rejim yanlısı mobilizasyonun ham maddesi hâline getiriyor.

Ortaya çıkan tablo, İran halkının kendi siyasal iradesini kolektif ve özgün biçimde ifade etmesinin sürekli ertelendiği bir yapı. Taraf tutma baskısı, yalnızca siyasal alanı daraltmakla kalmıyor; düşünsel alanı da çoraklaştırıyor. “Şah mı, mollalar mı?” sorusu, gerçek soruların üzerini örtüyor: Nasıl bir temsil? Nasıl bir hukuk düzeni? Nasıl bir toplumsal sözleşme?

Ortadoğu bağlamında bakıldığında İran, bu ikili rejim kıskacının en sert yaşandığı ülke olabilir. Bunun nedeni yalnızca devlet kapasitesi ya da ideolojik sertlik değil; aynı zamanda uzun süredir biriken ve her seferinde başka bir elit proje tarafından soğurulan toplumsal talepler. Ak Devrim modernleşme adına, Humeyni Devrimi ise devrim adına bu talepleri tekleştirdi. Bugün yapılan yayınlar da benzer bir tekleştirme işlevi görüyor.

Dolayısıyla İran üzerine yapılacak her ciddi analiz, taraf tutmaya zorlayan bu dili sorgulamak zorunda. Yakın tarih, bize şunu gösteriyor: İran’da sorun rejimlerin adından çok, iradenin kim tarafından ve nasıl temsil edildiğidir. Bu soru sorulmadığı sürece, geçmişin hayaletleri bugünün tartışmalarını şekillendirmeye devam edecek; İran halkı ise sürekli başkalarının yazdığı senaryolarda figüran olmaya mahkûm edilecektir.