Türkiye’yi tanımadan Türkiye hakkında ahkâm kesmek, maalesef bizde bazı gazetecilik türlerinin temel alışkanlığı hâline geldi. Sokağa bakmadan, milletin psikolojisini anlamadan, tarihini ve kültürünü bilmeden konuşanlar, bir kuyumcu önündeki kuyruğu bile yanlış okuyabiliyor.
Eski CHP’li, şimdilerde ise daha çok AKP diline yaklaştığı söylenen gazeteci Yılmaz Özdil’in kuyumculardaki altın kuyruğuna ilişkin değerlendirmesi de tam olarak böyle bir zihniyetin ürünüdür.
Kapalıçarşı’da, kuyumcularda, sarraflarda kuyruk görmek; ilk bakışta bazılarına “demek ki ülkede para var” dedirtiyor olabilir. Oysa bu görüntüyü Türkiye gerçeğinden kopuk şekilde yorumlamak, bu milleti hiç tanımamaktır.
Çünkü bu topraklarda altın sadece bir yatırım aracı değildir. Altın; güvensizliğin, gelecek kaygısının, enflasyondan kaçışın, yarına tutunma çabasının adıdır.
Şark kültüründe, Orta Asya’da, Türk-İslam dünyasında altın bir birikim biçimidir. Bugün cebinde üç kuruşu olan da, eline geçen küçük birikimi değer kaybetmesin diye gider altına çevirir. Çünkü bilir ki cebindeki para her gün eriyor. Çünkü bilir ki bankadaki rakam güven vermiyor. Çünkü bilir ki yarının ne getireceği belli değil.
Yani kuyumcu kuyruğu çoğu zaman zenginliğe değil, tam tersine fakirliğe, güvensizliğe ve ekonomik tedirginliğe işaret eder.
Meseleyi buradan okumak gerekir.
Elbette Türkiye’de bir kaymak tabaka vardır. Beyaz yakalı, yüksek gelirli, birkaç evi olan, yazlığı olan, lüks mekânları dolduran bir kesim de vardır. Bunu inkâr edecek değiliz. Zaten hiçbir toplum tamamen yoksullardan veya tamamen zenginlerden oluşmaz. Türkiye’de de belli bir refah katmanı vardır ve sayıca da küçümsenmeyecek ölçüdedir.
Ancak asıl tehlike şuradadır: Bu üst gelir gruplarını, sahil kasabalarındaki yazlıkçıları, AVM’lerdeki kalabalığı, restoranlardaki doluluğu bütün ülkenin fotoğrafı gibi sunmak… İşte büyük yanılsama burada başlıyor.
Bir ülkede belli bölgelerdeki tüketim görüntülerine bakarak “demek ki halkın parası var” denirse, o zaman o ülkenin emeklisi görünmez olur. Asgari ücretlisi görünmez olur. Kirayı nasıl ödeyeceğini düşünen aileler görünmez olur. Çocuğuna et alamayan baba görünmez olur. Pazara çıkarken hesabı üç kere yapan anne görünmez olur.
Bugün Türkiye’de çok geniş bir kitle yaşamıyor, idare ediyor. Nefes alıyor ama rahat yaşamıyor. Evi olabilir ama geliri yetmiyordur. Arabası olabilir ama deposunu doldurmakta zorlanıyordur. Yazlığı olabilir ama artık oraya gitmek bile masraf olduğu için hesap yapıyordur. İnsanların elindeki geçmişten kalma varlıklar, bugünkü refahlarının göstergesi değildir. Tam tersine, çoğu zaman bugünkü sıkışmışlığın yastık altı teminatıdır.
İşte bazı yorumcuların en büyük hatası burada ortaya çıkıyor:
Varlık ile gelir arasındaki farkı göremiyorlar.
Mülk sahibi olmakla huzur içinde yaşamak arasındaki farkı kavrayamıyorlar.
Altın kuyruğunu zenginlik sanıyorlar ama o kuyruğun içinde duran insanların önemli bir kısmının aslında “param pul olmasın” telaşıyla orada beklediğini anlayamıyorlar.
Türkiye’de insanlarımız uzun yıllardır ekonomik belirsizlik karşısında aynı refleksi gösteriyor: Dolar alır, altın alır, arsa alır, ev alır… Çünkü sistemin kendisine tam güvenmiyor. Çünkü millî gelir tablolarından önce mutfaktaki yangına bakıyor. Çünkü resmî açıklamalardan önce pazardaki etiketi görüyor.
Bu nedenle kuyumcu kuyruğunu “zenginlik göstergesi” gibi okumak, milleti tanımamaktır. Hatta daha açık söyleyelim: Bu yorum, Türkiye’deki dar gelirliyi, emekliyi, işçiyi, memuru, küçük esnafı yok saymaktır.
Bir başka dikkat çekici nokta da şudur: Türkiye’de gelir dağılımı bozulmuşken, alım gücü aşınmışken, insanların önemli kısmı geleceğinden endişe ederken; sahadaki acıyı perdeleyen her söylem, ister istemez iktidarın işine yarar. Çünkü ekonomik sıkıntıyı görünmez kılan her cümle, toplumun haklı feryadını bastırmaya hizmet eder.
Bu yüzden insan sormadan edemiyor:
Sayın Yılmaz Özdil, siz bu söylemlerle kimin değirmenine su taşıyorsunuz?
Millet kuyumcu kuyruğunda keyfinden beklemiyor.
İnsanlar zenginliklerini sergilemek için altın almıyor.
Çoğu, elindeki son birikimi korumaya çalışıyor.
Kimisi kızının düğününü düşünüyor, kimisi hastalığını, kimisi işsiz kalacağı günü, kimisi de yaşlılığında kimseye muhtaç olmamayı…
Türkiye gerçeği budur.
Bu ülkede lüks otelleri dolduranlar da vardır, ay sonunu getiremeyenler de. Ama vicdan sahibi bir kalem, objektif bir gazeteci, fotoğrafın sadece parlak tarafına bakıp karanlıkta kalan milyonları yok sayamaz. Hele hele kuyruğun sebebini bile anlamadan millete ekonomik refah masalı anlatamaz.
Çünkü bazen bir kuyruğa bakarsınız ve zenginlik görürsünüz.
Bazen aynı kuyruğa bakarsınız ve korku görürsünüz.
Türkiye’yi gerçekten tanıyanlar bilir ki bugün kuyumcu önlerinde görülen şey çoğu zaman refah değil, gelecek endişesidir.
Ve bir ülkede gazeteciler bunu göremiyorsa, o ülkede siyasetçilerin millete masal anlatması da elbette kolaylaşır.