Türk Devletleri Teşkilatı,
TÜRKSOY,
Türk Akademisi,
Türk Kültür ve Miras Vakfı,
Yunus Emre Enstitüsü,
YTB - Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı
Türkiye’de ve Türk Cumhuriyetleriyle ilişkili çok sayıda yapı faaliyet gösteriyor. Kimi resmi, kimi yarı resmi, kimi tamamen sivil. Yukarıda saydıklarımız kurumsal ve görünür aktörler. Bunların dışında onlarca dernek, federasyon, vakıf, platform ve “Türk dünyası” başlığı taşıyan organizasyon var. Kağıt üzerinde bakıldığında son derece zengin bir kurumsal harita görünüyor. Fakat asıl mesele sayı değil; üretilen sonuçtur.
Soru nettir: Gerçekten Türk dünyasının entegrasyonuna mı hizmet ediliyor, yoksa faaliyet yapılmış olmak için mi faaliyet yapılıyor?
Son on yıla dönüp bakıldığında karşımıza çıkan tablo düşündürücüdür. Aynı isimler, aynı konuşmacılar, aynı akademik ezberler, aynı protokol fotoğrafları ve birbirine benzeyen sonuç bildirileri… Başlık değişiyor, şehir değişiyor, afiş değişiyor; fakat içerik neredeyse aynı kalıyor. Her yıl onlarca “Uluslararası Türk Dünyası Sempozyumu” düzenleniyor. Her yıl kardeşlik, entegrasyon, ortak alfabe, ekonomik iş birliği vurguları yapılıyor. Ancak şu sorulara net ve ölçülebilir cevaplar verilemiyor: Kaç ortak yatırım fonu kuruldu? Kaç ortak sanayi bölgesi açıldı? Genç girişimci değişim programları kaç kişiye sürdürülebilir iş imkânı sağladı? Akademik iş birlikleri kaç kalıcı projeye dönüştü?
Gerçek entegrasyon fotoğraf değil veri ister. Alkış değil sonuç ister.
Bazı organizasyonlarda gözlenen tablo daha da dikkat çekicidir. Aynı çevreler birbirini davet ediyor, aynı isimler birbirini alkışlıyor, aynı kişiler fonlardan faydalanıyor, aynı ekipler rapor yazıyor. Bu bir ekosistem oluşturuyor; fakat bu ekosistem Türk dünyasına mı hizmet ediyor, yoksa kendi içinde dönen bir kapalı devre mi kuruyor? Eleştiri tam da burada başlıyor. Çünkü faaliyet sayısının artması, etki alanının arttığı anlamına gelmiyor.
Elbette Türk dünyasında elle tutulur hizmetler yapan yapılar da var. Devlet kayıtlarında görülen; ticaret hacmini artıran, savunma alanında iş birliği kuran, enerji anlaşmaları yapan, eğitim burslarını sistemli biçimde yürüten somut projeler mevcut. Ancak özellikle sivil ve yarı-resmi platformlarda üretilen akademik metinlerin uygulamaya dönüşme oranı ciddi biçimde tartışmaya açıktır. Yapılan kültürel faaliyetler kalıcı kurumsal ağlara dönüşüyor mu? Gençlik organizasyonları her yıl yeni bir heyecan mı üretiyor, yoksa aynı isimleri döndürüp dolaştıran bir vitrin mi oluşturuyor?
Bir faaliyet iyi niyetli olabilir. Ama sonuç üretmiyorsa sorgulanmak zorundadır.
Türk dünyası başlığı hassas bir başlıktır. Eleştirdiğinizde hemen “birliğe zarar veriyorsunuz” denilir. Oysa sorgulamak zarar vermez; aksine kaliteyi artırır. Eleştirilmediği zaman kurumlar kendi yankı odalarında başarı illüzyonu üretir. “Her şey yolunda” zannı, en büyük çürümenin başlangıcıdır.
Bir başka tartışma alanı da finansman meselesidir. Türk dünyası başlığı altında yürütülen bazı kültürel ve organizasyonel faaliyetlerin arkasında Batı merkezli fonların, özellikle Amerikan finans çevrelerinin bulunduğuna dair iddialar uzun süredir dile getirilmektedir. Elbette her uluslararası temas otomatik olarak dış yönlendirme anlamına gelmez. Ancak finans kaynağı, karar mekanizması ve stratejik yönelim arasındaki ilişki şeffaf değilse, soru sormak meşrudur. Türk dünyası fikrinin jeopolitik bir enstrümana dönüştürülmesi ihtimali, en az romantik hamaset kadar tehlikelidir.
Diğer taraftan, pratikte çözülmemiş çok temel bir sorun ortadadır: Eğitim. Türk dünyasından Türkiye’ye gelecek öğrenciler için sürdürülebilir ve ekonomik bir zemin oluşturulmuş değildir. Artan yaşam maliyetleri, barınma krizi ve yüksek eğitim giderleri karşısında Orta Asya’dan veya Kafkasya’dan bir öğrencinin Türkiye’de rahat bir eğitim hayatı sürdürmesi giderek zorlaşmaktadır. Eğer biz gerçekten entegrasyon istiyorsak, en başta gençlerin dolaşımını kolaylaştırmalıyız. Öğrenci değişimi romantik bir söylem değil, ekonomik olarak erişilebilir bir model haline gelmelidir.
Bu noktada somut ve acil bir adım şarttır: Türk dünyasından gelen öğrencilere oturum izni kolaylığı sağlanmalı, bürokratik süreçler sadeleştirilmeli ve oturum harçları sıfırlanmalıdır. Eğitim için gelen bir gence, kardeşlik söylemiyle kürsüde hitap edip, uygulamada yüksek harç ve karmaşık prosedürlerle duvar örmek ciddi bir çelişkidir. Eğer ortak gelecek iddiamız samimiyse, bu gençlere mali yük değil imkân sunmalıyız. Barınma destekleri, ulaşım indirimleri ve burs mekanizmaları da entegre bir politika çerçevesinde yeniden düzenlenmelidir. Entegrasyon, gençlerin hayatını kolaylaştırmakla başlar.
Gerçek entegrasyon; ortak ekonomik projeler, ortak dijital altyapı, ortak medya ağı, savunma ve strateji koordinasyonu, gençler arasında sürdürülebilir değişim programları ve bürokrasi değil girişim üretimi demektir. Eğer faaliyetler bu sonuçlara bağlanmıyorsa, adı sempozyum olabilir ama etkisi sınırlı kalır.
“Türk dünyası” başlığı kutsaldır; fakat kutsallık eleştiri dışı olmak anlamına gelmez. Hangi kurum gerçekten hizmet ediyor? Hangisi hizmet ediyormuş gibi yapıyor? Bu soruları sormadan ilerleyemeyiz. Çünkü Türk dünyasının geleceği fotoğraf karelerine değil, üretilen gerçek değere bağlıdır.
Ve eğer biz sorgulamazsak, herkes yaptığını mükemmel zannetmeye devam eder. En büyük zarar da sessizlikten doğar.