Orta Doğu’da savaşın dili çoğu zaman resmi açıklamalardan değil, açıklamalar arasındaki boşluklardan okunur. Son günlerde ortaya çıkan bazı çelişkili bilgiler de tam olarak böyle bir boşluk yaratıyor. Bir tarafta İran’a yöneltilen suçlamalar, diğer tarafta ise bu suçlamaların hedefindeki ülkelerin verdiği farklı mesajlar… Peki bu tablo bize ne söylüyor?

Örneğin İngiltere’nin Kıbrıs’taki üslerine yönelik insansız hava araçları meselesi. İngiliz makamlarının yaptığı açıklamalara göre saldırı girişiminde kullanılan araçların İran kaynaklı olmadığı ifade edildi. Bu açıklama, ilk anda ortaya atılan bazı iddialarla açık bir çelişki oluşturuyor. O halde şu soruyu sormak gerekmiyor mu: Eğer saldırının arkasında İran yoksa, ilk günden itibaren neden İran ima edildi?

Kıbrıs’taki üsler, sadece İngiltere’nin değil aynı zamanda Batı askeri mimarisinin önemli noktalarından biri. Bu üslerin hedef alınması ihtimali bile bölgesel gerilimi büyütecek bir gelişme olarak görülür. Peki böyle bir olayın faili konusunda ortaya atılan iddiaların daha sonra geri çekilmesi ya da düzeltilmesi, kamuoyunun güvenini nasıl etkiler? Daha da önemlisi, bu tür iddialar kimin işine yarar?

İngiliz medyasında dile getirilen bir başka iddia ise daha da dikkat çekici. Bazı yorumlara göre İsrail, İran’la daha geniş çaplı bir çatışma ortamı oluşturabilmek için farklı ülkelerin topraklarında veya askeri tesislerinde “sahte bayrak” niteliğinde provokasyonlar gerçekleştirmiş olabilir. Bu iddialar elbette kesinlik taşımıyor. Ancak yine de şu soruyu sormak mümkün: Orta Doğu’da geçmişte bu tür operasyonların hiç yaşanmadığını söylemek gerçekten mümkün mü?

Uluslararası siyasette “sahte bayrak” operasyonları yeni bir kavram değil. Tarih boyunca birçok devlet, rakiplerini suçlu gösterecek provokasyonlarla savaş atmosferi yaratmakla itham edildi. Bu nedenle bugün ortaya atılan iddialar da ister istemez bu tarihsel hafızayı hatırlatıyor.

Türkiye’yi ilgilendiren füze meselesi de benzer bir tartışmanın parçası gibi görünüyor. NATO güçleri tarafından etkisiz hale getirildiği söylenen ve İran tarafından atıldığı iddia edilen bir füze… Ancak İran makamları açık bir şekilde Türkiye’ye herhangi bir füze göndermediklerini açıkladı. Bu durumda yine aynı soruya dönmek gerekiyor: Eğer İran böyle bir saldırı gerçekleştirmediyse, o füze kime aitti?

Bu tür olaylarda teknik veriler genellikle belirleyici olur. Füzenin menşei, uçuş rotası, kullanılan teknoloji… Bütün bunlar normalde kısa sürede ortaya çıkarılabilecek bilgiler değil mi? O halde neden kamuoyuna net bir açıklama yapılmıyor? Yoksa bazı bilgiler özellikle belirsiz mi bırakılıyor?

Burada asıl mesele şu olabilir: İran’a karşı uluslararası bir cephe oluşturulmaya mı çalışılıyor?

Son yıllarda İsrail ile İran arasındaki gerilim giderek daha görünür hale geldi. Bölgedeki vekalet savaşları, siber saldırılar, suikastlar ve karşılıklı tehditler bu gerilimin sürekli tırmanmasına neden oldu. Fakat doğrudan bir savaş hâlâ birçok aktör için büyük bir risk anlamına geliyor. Çünkü böyle bir savaş sadece iki ülkeyi değil, bütün bölgeyi etkileyebilir.

Peki bu durumda doğrudan savaş yerine daha geniş bir ittifak oluşturma stratejisi mi devreye giriyor?

Bir ülkeye karşı uluslararası destek toplamanın en etkili yollarından biri, o ülkenin diğer devletler için de tehdit oluşturduğu algısını güçlendirmektir. Eğer İran sadece İsrail için değil, aynı zamanda Avrupa ülkeleri ya da NATO üyeleri için de tehdit olarak gösterilebilirse, ortaya çok daha geniş bir koalisyon çıkmaz mı?

Bu noktada şu soru da akla geliyor: Batı kamuoyunun İran konusunda ikna edilmesi için yeni bir güvenlik hikâyesi mi yazılıyor?

İran’ın nükleer programı yıllardır bu hikâyenin merkezinde yer alıyor. Ancak nükleer program tek başına bir askeri müdahale için yeterli siyasi desteği her zaman sağlamayabiliyor. O halde farklı güvenlik başlıklarının devreye sokulması mı gerekiyor? Örneğin Avrupa’daki üsleri hedef alan saldırılar, NATO ülkelerine yönelen füze tehditleri gibi başlıklar bu anlatıyı güçlendirebilir mi?

Bir başka önemli soru ise Türkiye’nin bu denklemdeki yeri. Türkiye hem NATO üyesi hem de İran’la doğrudan komşu olan bir ülke. Böyle bir gerilim ortamında Türkiye’nin adı geçen olayların içine çekilmesi ne anlama gelir? Türkiye üzerinden kurulacak bir güvenlik anlatısı, Batı ittifakını İran’a karşı daha kolay konsolide edebilir mi?

Türkiye’nin son yıllarda izlediği daha dengeli dış politika, bu tür senaryolar açısından ayrı bir önem taşıyor. Ankara, bir yandan NATO içindeki yerini korurken diğer yandan bölgesel aktörlerle ilişkilerini tamamen koparmamaya çalışıyor. Bu denge politikasının bozulması kimin işine yarar?

Bir diğer soru da Avrupa ülkeleriyle ilgili. Eğer gerçekten İran’a karşı geniş bir ittifak kurulmak isteniyorsa, Avrupa kamuoyunun buna ne kadar hazır olduğu tartışmalı değil mi? Avrupa’da Ukrayna savaşı nedeniyle zaten ciddi bir güvenlik ve enerji krizi yaşanmışken, yeni bir Orta Doğu savaşına siyasi destek bulmak kolay mı?

Belki de tam bu nedenle bazı olayların “Avrupa güvenliği” başlığıyla sunulması önem kazanıyor. Eğer Avrupa’daki askeri üsler hedef alınıyor gibi gösterilirse, kamuoyunun algısı değişir mi? İran artık uzak bir bölgesel sorun olmaktan çıkıp Avrupa güvenliğini doğrudan tehdit eden bir aktör olarak mı sunulur?

Bu soruların kesin cevapları henüz yok. Ancak çelişkili açıklamalar, belirsiz olaylar ve hızla yayılan iddialar bir şeyin açıkça görülmesine neden oluyor: Orta Doğu’da bilgi savaşı, gerçek savaş kadar yoğun bir şekilde devam ediyor.

Böyle bir ortamda en önemli meselelerden biri de şu: Kamuoyu hangi bilgilere güvenecek?

Bir gün İran’ın saldırdığı söylenen bir olayın ertesi gün farklı bir şekilde açıklanması, güven krizini büyütmez mi? Eğer gerçekler sürekli değişiyorsa, insanlar hangi anlatıya inanacak?

Belki de asıl soru şu olmalı: Orta Doğu’daki gerilimin gerçek nedeni nedir?

Bu gerilim gerçekten güvenlik kaygılarından mı kaynaklanıyor, yoksa daha büyük jeopolitik hesapların bir parçası mı? İran’ın çevresinde giderek daralan bir askeri çember mi kuruluyor? Yoksa bölgedeki güç dengesi yeniden mi şekillendiriliyor?

Ve en kritik soru…

Bütün bu gelişmeler bizi daha büyük bir savaşın eşiğine mi yaklaştırıyor?

Eğer gerçekten böyle bir süreç yaşanıyorsa, küçük gibi görünen olayların bile neden bu kadar büyük tartışmalar yarattığını anlamak zor değil. Çünkü bazen tarihin yönünü belirleyen şeyler büyük savaşlar değil, o savaşlara giden yolda ortaya çıkan küçük ama kritik provokasyonlardır.