Cezaevleri, devletin intikam aldığı değil, hukukun hükmünü uyguladığı yerlerdir.

Bir devlet, egemenliğini yalnızca bayrağıyla, ordusuyla veya sınırlarıyla değil; kanunlarının herkese eşit uygulanmasıyla gösterir. Mahkeme hüküm vermişse ceza infaz edilir. Hükümlünün adı, şöhreti, siyasi kimliği ya da arkasındaki çevre ona ayrıcalık sağlamamalıdır.

Çünkü hukukta ayrıcalık başladığı yerde devlet otoritesi tartışılır hale gelir.

Bunu yalnızca kitaplardan okuyarak söylemiyorum.

Ben İmralı’yı biliyorum.

Bir dönem siyasi suçlu olarak yaklaşık bir yıl İmralı’da kaldım. Adanın yollarını, koğuşlarını, çalışma alanlarını, mahkûmların kendi aralarında verdikleri isimlerle anılan yerlerini gördüm. O yıllarda “Mete Kampı”nı da, mahkûmlar arasında “Yılmaz Güney Köyü” diye anılan bölgeyi de biliyordum.

İmralı benim için bir gazete kupürü veya televizyon görüntüsü değildir. Hafızamda kalan, bizzat yaşadığım bir yerdir.

Aynı ada, Türkiye’nin demokrasi tarihindeki en ağır sahnelerden birine de şahitlik etti.

Başbakan Adnan Menderes 17 Eylül 1961’de İmralı’da idam edildi. Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan da aynı yerde darağacına gönderildi. Yıllar sonra TBMM bu isimlerin itibarlarını iade etti ve naaşları İmralı’dan alınarak İstanbul’daki Anıt Mezar’a nakledildi.

Ben o adada Menderes döneminden kalan infaz mekânının izlerini de gördüm.

İşte insanın aklı burada karışıyor.

Bir tarafta Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanlığını yapmış Adnan Menderes’in hayatının sona erdirildiği İmralı…

Diğer tarafta bazı hükümlülere tanındığı ileri sürülen ayrıcalıklarla yıllarca anlatılan başka bir İmralı…

Yılmaz Güney meselesi bunlardan biridir.

Burada tarihî bir ayrıntıyı doğru koymak gerekir: Yılmaz Güney, savcı değil, Yumurtalık hâkimi Sefa Mutlu’nun öldürülmesi nedeniyle 19 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Daha sonra Isparta Yarı Açık Cezaevi’nde bulunduğu sırada 1981 yılında altı günlük izinle dışarı çıktı ve cezaevine dönmedi. Ardından yurt dışına geçti.

Ancak benim asıl üzerinde durduğum mesele Yılmaz Güney’in sanatçılığı veya siyasi görüşleri değildir.

Mesele şudur:

Bir hükümlüye devletin ceza infaz sistemi içerisinde hangi imkânlar sağlandı? Bu imkânlar diğer mahkûmlara da sağlanıyor muydu? Sağlanmıyorsa neden?

Benim İmralı’da bulunduğum dönemde gördüğüm ve hafızamda kalan şartlar, bugün bile bu soruları sormama neden oluyor. Yılmaz Güney’e atfedilen özel yaşam alanları, denize ve tekneye erişim imkânları gibi yıllardır anlatılan hususlar devlet arşivleri üzerinden bütün açıklığıyla ortaya konulmalıdır.

Çünkü mesele Yılmaz Güney değildir.

Mesele devletin hukuk karşısında herkese eşit davranıp davranmadığıdır.

Ve tarih yıllar sonra İmralı’yı bir kez daha Türkiye’nin gündemine taşıdı.

Bu defa adanın sakini PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan’dı.

On binlerce insanımızın hayatını kaybettiği terör sürecinin başındaki isimlerden biri, yıllardır İmralı’da hükümlü olarak tutuluyor. Bugün siyasetçilerin, heyetlerin ve çeşitli temsilcilerin İmralı’ya gidip onunla görüşmesi üzerinden yeniden büyük bir tartışma yaşanıyor.

Burada da benim sorum değişmiyor:

Türkiye Cumhuriyeti’nin cezaevinde hükümlü bulunan bir insanın hukuki statüsü nedir?

Hükümlü müdür?

Siyasi muhatap mıdır?

Yoksa şartlara göre ikisi arasında gidip gelen özel bir statü mü oluşturulmaktadır?

Öcalan’ın İmralı’daki yaşam koşulları, kendisine özel bir konut veya farklı imkânlar sağlandığı yönündeki iddialar da zaman zaman kamuoyuna yansıyor. Bunlar devlet tarafından açık ve belgeli biçimde cevaplandırılmalıdır. Doğrulanmamış iddiaları gerçekmiş gibi kabul etmek de, sorulmasını engellemek de doğru değildir.

Çünkü devlet söylentilerle yönetilmez.

Devlet belgeyle konuşur.

Ben bugün İmralı üzerinden Yılmaz Güney ile Abdullah Öcalan’ı hukuken veya tarihsel olarak birbirine eşitlemeye çalışmıyorum. İki ayrı dönemden, iki ayrı kişiden ve iki ayrı hukuki süreçten söz ediyoruz.

Fakat değişmeyen bir soru var:

Devlet kendi koyduğu ceza infaz kurallarını herkese eşit uyguluyor mu?

İmralı’nın tarihine baktığımda beni rahatsız eden temel mesele budur.

Adnan Menderes’e darağacının kurulduğu bir adada devletin başka hükümlülere karşı olağan cezaevi standartlarının dışına çıktığı görüntüsü oluşuyorsa, toplum bunun hesabını sormaya hakkına sahiptir.

Devlet kişiye göre hukuk üretemez.

Sevdiğimize başka, sevmediğimize başka hukuk olmaz.

Başbakana başka, sanatçıya başka, terör örgütü liderine başka ceza infaz rejimi uygulanıyorsa orada hukuk devletinden söz etmek zorlaşır.

Ben İmralı’yı gördüm.

Orada yaşadım.

Bugün geriye dönüp baktığımda hafızamdaki ada ile Türkiye’nin bugün tartıştığı ada arasında ürkütücü bir ortak nokta görüyorum:

İstisnalar.

Oysa Türkiye Cumhuriyeti’nin ihtiyacı istisnalar değil, herkese uygulanan güçlü bir hukuk düzenidir.

Devletin büyüklüğü bir hükümlüye ne kadar ağır davrandığıyla ölçülmez.

Bir devletin büyüklüğü, karşısındaki kim olursa olsun aynı hukuku uygulayabilmesiyle ölçülür.

İmralı’nın geçmişi de bugünü de bu nedenle bütün açıklığıyla konuşulmalıdır.

Çünkü mesele bir ada değildir.

Mesele, devletin kendi hukukuna ne kadar sadık kaldığıdır.