Son günlerde sosyal medyanın eğlencesi olan İspanya-Türkiye sempatisinin arkasında, İspanya’nın sosyal demokrat başbakanı Pedro Sánchez, ABD-İsrail ile İran arasındaki savaştaki tutumu yatıyor. Sánchez, ABD’nin askeri operasyonuna karşı tavrını ve İspanya’nın pozisyonunu açık biçimde “savaşa hayır ve uluslararası hukuka bağlılık” şeklinde ifade etti. Sanchez bir yandan son dönemde zayıflayan iç siyasi konumunu güçlendirmeyi amaçlıyor olsa da Avrupa içinde nadir görülen bu siyasi duruşu, aslında basit bir tarafsızlık politikasından ibaret değil.
O, İran rejimini sert biçimde eleştirirken aynı anda askeri müdahaleyi de reddediyor. Bu noktada ortaya koyduğu temel argüman şu: Bir devletin otoriter veya sorunlu bir rejime sahip olması, ona karşı yapılacak askeri müdahaleyi otomatik olarak meşru kılmaz. Nitekim Sánchez, “nefret edilen bir rejime karşı olmak ile uluslararası hukuka aykırı bir askeri müdahaleye karşı olmak aynı anda mümkündür” diyerek bu ayrımı açık biçimde vurguladı.
Uluslararası hukuku savunmak
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan uluslararası düzenin temel fikri aslında basitti: Devletler artık istedikleri zaman başka bir ülkeye saldıramasın.
Bu açıdan bir devletin başka bir devlete karşı askeri güç kullanması ya BM Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesine ya da açık bir meşru müdafaa durumuna bağlıdır. Sánchez’in açıklamaları ise, işte tam da bu hukuki çerçeveyi hatırlatmaktadır.
Evet savaş, doğası gereği güç ilişkilerinin sert biçimde ortaya çıktığı andır. Ancak zaten tam da bu nedenle uluslararası hukukun en çok ihtiyaç duyulduğu dönemler savaş dönemleridir.
Uluslararası hukukun bu kadar önemli olmasının nedeni geçmişte yaşanan deneyimlerdir. Hatırlayalım, 2003’te Irak Savaşı, BM onayı olmadan başlatıldığında uluslararası hukuk ciddi bir kriz yaşamıştı.
Eğer bir hukuk ihlaline başka bir hukuk ihlaliyle cevap verilirse, ortada hukuk kalmaz. Geriye sadece güçlü olanın karar verdiği bir düzen kalır. Uluslararası hukuk ise, buna engel olmak için oluşturulmuştur.
Savaş tamamen güç mantığına bırakıldığında diplomasi hızla ortadan kaybolur. Oysa uluslararası hukuk vesilesiyle devletler müzakereye daha açık bir hale gelir.
Ayrıca, Cenevre Sözleşmeleri ve bunlara bağlı protokoller, savaşın tamamen sınırsız bir şiddete dönüşmesini engellemeyi amaçlar. Bu sözleşmeler sivillerin korunması ve orantısız askeri güç kullanımının sınırlandırılması gibi temel kurallar içerir. Bu kuralların uygulanmadığı her savaşta ise bedeli en çok siviller öder.
Bu noktada Almanya ile İspanya arasındaki yaklaşım farkı özellikle dikkat çekmektedir. Almanya’nın dış politikası tarihsel nedenlerle ABD ile yakın stratejik ilişkilere dayanır ve Berlin yönetimi çoğu zaman Washington’un güvenlik politikalarıyla uyumlu hareket etmeyi tercih eder. Bu nedenle, Almanya ABD-İsrail’den tarafa açık destek göstermiyor olsa İspanya gibi karşı da çıkmıyor ve İran yönetimindeki otoriterliğe vurgu yapan açıklamalar yapıyor.
İspanya’nın yaklaşımı ise daha çok Avrupa’nın stratejik özerkliği tartışmasına bağlanmaktadır. Sánchez uzun süredir Avrupa Birliği’nin küresel krizlerde yalnızca ABD’nin politikalarını takip eden bir aktör olmaması gerektiğini savunmaktadır. İran krizi aslında Avrupa için basit bir soru soruyor: Avrupa gerçekten bağımsız bir dış politika izleyebilecek mi?
Güçlülerin düzeni
Sonuç olarak İspanya’nın İran savaşı konusundaki tutumu, uluslararası siyasette önemli bir ilkeyi yeniden hatırlatmaktadır: Bir savaşa karşı olmak, karşı tarafın politikalarını desteklemek anlamına gelmez. Bir devlet aynı anda hem otoriter bir rejimi eleştirebilir hem de hukuka aykırı bir askeri müdahaleye karşı çıkabilir. Sánchez’in vurguladığı gibi, uluslararası hukuk yalnızca müttefikler için değil herkes için geçerli olduğunda anlam taşır. Aksi takdirde hukuk bir norm olmaktan çıkar ve yalnızca güçlülerin aracı hâline gelir.
O yüzden kısa vadede diplomatik gerilimden kaçınmak için başvurulan her sessiz tavır, uzun vadede uluslararası hukuku aşındıracak ve insani krizleri derinleştirecektir.
Bu nedenle Sánchez’in açıklamaları yalnızca İran savaşıyla ilgili değil, küresel düzenin geleceği açısından da önemli bir soruyu yeniden gündeme getirmektedir:
Devletler uluslararası hukuku gerçekten evrensel bir ilke olarak mı savunacak, yoksa yalnızca kendi çıkarlarıyla uyumlu olduğunda mı hatırlayacak?
Ukrayna’da uluslararası hukukun ihlal edildiğini savunarak Rusya’ya karşı sert bir tutum alan Avrupa ülkeleri hatırlamalı, uluslararası hukuk seçici uygulanamaz.