Endüljans Orta Çağ’da kaldı mı, yoksa yalnızca biçim mi değiştirdi?
Orta Çağ’da kilise, günahların ardından bağışlanma ve kurtuluş arayan insanlara “endüljans” adı verilen belgeler sunuyordu. Aslında endüljans, Katolik öğretisinde günahın doğrudan satın alınması değil, bağışlanmış günahların dünyevi cezalarına ilişkin bir af uygulamasıydı. Ancak zamanla bu uygulamanın parayla ilişkilendirilmesi, dinî otoritenin para ve güçle iç içe geçmesi, tarihin en büyük vicdan tartışmalarından birini doğurdu.
İnsanın aklında ise basit, fakat sarsıcı bir soru kaldı; parayı veren, günahından kurtulabiliyorsa adaletin anlamı nedir?
Aradan yüzyıllar geçti. Dünyalar değişti, imparatorluklar yıkıldı, devletler kuruldu. Hukuk sistemleri gelişti, anayasalar yazıldı, mahkemeler kuruldu. İnsanlık, adaletin kişilerin iradesine değil, evrensel ilkelere dayanması gerektiğini öğrendiğini düşündü.
Peki gerçekten öğrendik mi?
Bugün aynı soruyu başka kelimelerle sormak gerekiyor: Para, makam, siyasi güç, nüfuz veya toplumsal itibar; insanı işlediği bir suçun sonuçlarından kurtarabilir mi? Güçlü olanın yaptığı yanına kalıyor, güçsüz olan ise hukukun bütün ağırlığıyla karşı karşıya kalıyorsa burada adaletten söz edilebilir mi?
Din, insanın vicdanına seslenir. İyiyi kötüden, hakkı haksızlıktan ayırmaya; insanı kendi davranışlarıyla yüzleşmeye çağırır. Hukuk ise toplum düzenini korumak, hakları güvence altına almak ve uyuşmazlıkları belirli kurallar çerçevesinde çözmekle yükümlüdür.
Elbette dinî hüküm ile hukuki hüküm aynı değildir. Birinin dayanağı inanç ve dinî öğreti, diğerinin dayanağı ise yürürlükteki hukuk düzeni ve adil yargılama ilkeleridir. Fakat ikisinin de adalet tartışmasında buluştuğu temel bir ölçü vardır; hiç kimse, sırf sahip olduğu güç nedeniyle başkasının hakkını çiğneme ayrıcalığına sahip değildir.
Din adına karar veren kişi de hukuk adına hüküm veren hâkim de kendi yetkisinin sınırlarını bilmek zorundadır. Çünkü yetki, kişiye adalet dağıtma hakkı verdiği kadar, adaletsizlik yapmama sorumluluğu da yükler.
Bir dinî otoritenin inancı kendi çıkarına alet etmesi ne kadar yanlışsa bir hukuk otoritesinin kanunu kişisel, siyasi veya ekonomik çıkarların aracı hâline getirmesi de o kadar yanlıştır.
İnancı istismar etmek başka, hukuku istismar etmek başkadır. Fakat ortaya çıkan sonuç bazen aynıdır; hakikat geri çekilir, güç öne çıkar; hak sahibi beklerken, ayrıcalık sahibi yoluna devam eder!
Endüljans tartışmasının asırlardır hatırlanmasının nedeni yalnızca geçmişte yaşanan dinî bir ihtilaf değildir. Asıl mesele, insanın kendi yanlışlarıyla yüzleşmek yerine sonuçlarını ortadan kaldıracak bir yol aramasıdır.
Bir zamanlar günahın bedelini ödeyerek manevi bir rahatlama satın alabileceğini düşünenler vardı. Bugün ise başka biçimlerde karşımıza çıkan bir beklentiyle karşılaşabiliyoruz; bir bağlantı bulunur, bir kapı çalınır, bir nüfuz devreye sokulur; mesele çözülür, dosya kapanır, sorumluluk unutulur mu?
Elbette her beraat kararı bir ayrıcalığın, her takipsizlik kararı bir haksızlığın, her ceza indirimi bir adaletsizliğin göstergesi değildir. Hukuk, delilleri değerlendirmeyi, savunma hakkını korumayı ve gerektiğinde ceza vermemeyi de gerektirir. Adalet, herkesin cezalandırılması değil; kimsenin hak etmediği bir cezaya çarptırılmaması ve hiç kimsenin hak ettiği hukuki sorumluluktan keyfî biçimde kurtarılmamasıdır.
Ancak hukuk, kişiye göre değişen bir ayrıcalık düzenine dönüşürse toplumun adalet duygusu yara alır.
Bir vatandaş, sıradan bir insanın aynı davranışı nedeniyle ağır bir yaptırımla karşılaşacağını, fakat güçlü bir kişinin farklı muamele görebileceğini düşünmeye başlarsa sorun yalnızca verilen kararla sınırlı kalmaz. Hukukun eşitliğine duyulan güven de sarsılır.
Çünkü adaletin yalnızca gerçekleşmesi yetmez; nasıl gerçekleştiğinin de anlaşılabilir, denetlenebilir ve vicdanlarda karşılık bulabilir olması gerekir.
Bir ülkede kanunların bulunması, tek başına o ülkede adaletin eksiksiz işlediğini göstermez. Asıl mesele, kanunların herkese eşit uygulanıp uygulanmadığıdır.
Hukuk devleti, güçlü olanı koruyan bir kalkan; güçsüz olanı susturan bir araç değildir. Hukuk devleti, iktidarı elinde tutanların da hukukla bağlı olduğu, yurttaşların haklarının güvence altında bulunduğu ve yargı kararlarının bağımsızlık, tarafsızlık ve gerekçelilik ilkelerine dayandığı bir düzendir.
Adaletin terazisi, bir kefesinde makamı, diğer kefesinde sıradan vatandaşı tartmaz. Terazinin ölçüsü delildir, kanundur, hakkaniyettir ve eşitliktir.
Bir insanın kim olduğu, hangi çevreye mensup bulunduğu, hangi makamda oturduğu ya da ne kadar zengin olduğu; hakkında verilecek hükmün ölçüsü olamaz.
Aynı şekilde toplumun öfkesi de hukukun yerine geçemez. Bir kişi hakkında oluşan kanaat, mahkûmiyetin delili değildir. Adalet, yalnızca suç işleyenin cezalandırılmasını değil, suçsuz olanın da korunmasını gerektirir.
İşte bu yüzden adalet, hem iktidarın keyfiliğine, hem de kalabalıkların peşin hükmüne karşı korunmalıdır.
***
Orta Çağ’ın endüljans tartışması bize bir şeyi hatırlatıyor; insanlar, adaleti kendi çıkarlarına göre biçimlendirmeye başladığında kavramların içi boşalır.
Günah, parayla silinebilecek bir ticari borca; hukuk, nüfuzla aşılabilecek bir engele; adalet ise yalnızca güçlülerin erişebildiği bir imkâna dönüşürse toplumun vicdanı bunu er ya da geç sorgular. Çoğu zaman toplumun sessizliği yapılanları onayladığı anlamı taşımaz(!)
Burada sorulması gereken soru şudur; dün din adına verilen bir belgeyle manevi sorumluluğun hafifletilebileceğine inanılıyordu. Bugün hukuk karşısında da bazı insanların sahip oldukları imkânlarla sorumluluktan uzaklaşabildiği düşüncesi toplumda yer ediniyorsa, bu algının nedenlerini araştırmak gerekmez mi?
Bu soruyu sormak kimseyi peşinen suçlamak değildir. Tam tersine, hukuk devletinin gereğidir. İddialar delillerle incelenmeli, kararlar gerekçeleriyle açıklanmalı, yanlışlar varsa hukuki yollarla düzeltilmeli ve hiçbir makam hesap verebilirliğin dışında görülmemelidir.
Çünkü adaletin gücü, eleştiriden kaçmasında değil, eleştiri karşısında kendini hukukla açıklayabilmesindedir.
Din adına karar verenler de hukuk adına karar verenler de insanın adalet arayışını kendi otoritelerinin sınırsızlığına dönüştürmemelidir. Çünkü hiçbir kimse Tanrı değildir…
İnanç, insanın vicdanını rahatlatabilir; fakat başkasının hakkını ortadan kaldırma yetkisi vermez. Hukuk, bir uyuşmazlığı karara bağlayabilir; fakat karar makamına oturan kişiyi yanılmaz kılmaz.
Adalet, birilerinin dağıttığı lütuf değildir. Ne zenginin satın alabileceği bir belge ne de güç sahibinin istediğinde açıp kapatabileceği bir kapıdır.
Adalet; haklının hakkını alabildiği, suçlunun hukuka uygun biçimde sorumlu tutulduğu, suçsuzun korunduğu ve herkesin aynı hukuk güvencesine sahip olduğu bir düzendir.
Orta Çağ’dan bugüne uzanan asıl mesele de budur; insan, yaptığı yanlışın sorumluluğunu üstlenmek yerine onu örtecek bir güç aramaya devam ediyor mu?
Endüljansın adı değişebilir, yöntemi değişebilir, hatta onu meşrulaştıran gerekçeler bile değişebilir. Fakat adaletin bedelle, makamla veya nüfuzla satın alınabileceği düşüncesi değişmediği sürece mesele yalnızca tarihin konusu olarak kalmaz.
Günahın bağışlanması inancın, suçun belirlenmesi hukukun alanıdır. Ama adaletin ölçüsü hiçbir zaman para, makam ya da güç olamaz. Çünkü adaletin satın alınabildiği yerde hukuk, koruması gereken insanın karşısında bir ayrıcalık düzenine dönüşür.
Ve bir toplum için en büyük tehlike, adaletin kaybolmasından önce, adaletin artık satın alınabileceğine inanılmasıdır.
***
Türleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak. Ziya Gökalp’in bu eserini başucu kitabı yapmanın vaktidir.
Cumhuriyetimizin 103. Yılını kutluyorum.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bütün silah arkadaşlarını rahmet ve minnet ile anıyorum. Aziz ruhları şad olsun, mekânları cennet olsun.