İnsanın karnı nasıl doyurulur?
Bir tabak yemekle…
Peki insanın gözü nasıl doyurulur?
İşte mesele burada başlıyor.
Çünkü bazı insanlar vardır; karnı doyduğu hâlde gözü doymaz.
Bazılarının ise gözü de doyar, fakat gücü doymaz.
Para kazanır, daha fazlasını ister.
Makam sahibi olur, makamın getirdiği imkânları ister.
İtibar kazanır, itibarı ekonomik kazanca çevirmek ister (!)
İnsanların güvenini kazanır, sonra o güvenin kendisine para kazandırmasını ister! Zenginliği itibarın sonucu sanırlar (!)
Derken insanın ihtiyacı değişir.
Artık mesele geçinmek değildir.
Mesele daha çok kazanmaktır.
Bir futbol kulübünün başkanı olursunuz…
Size verilen şey aslında bir makam değil, bir emanettir.
Ama o emaneti kendi ekonomik iştahınızın bir parçası hâline getirirseniz, taraftarın güveni bile bir çeşit sermayeye dönüşür!
Bahis oynarsınız…
Borsa oynarsınız…
Ticaret yaparsınız…
Bunların her birinin kendi başına hukukî ve meşru alanları olabilir.
Ama mesele başka bir yerde başlar; gücünüzü, görevinizi veya insanların size duyduğu güveni kazanca dönüştürme arzunuzda.
İşte burada insanın karnıyla gözü arasındaki mesafe açılır.
Karnı doyar.
Gözü doymaz.
Gözü biraz doyarsa bu defa iktidarı doymak istemez.
İktidarı doyarsa parası daha fazlasını ister.
Parası çoğalırsa bu defa nüfuzu çoğaltmak ister.
Nüfuzu çoğalırsa daha büyük bir makam ister.
Sonunda insanın önünde sofralar değil, sınırsız bir iştah kalır.
Rüşvet de biraz böyle değil midir?
Bir insanın ihtiyacı vardır, para ister.
İhtiyacını karşılar.
Fakat bir noktadan sonra aldığı para ihtiyacını karşılamaktan çıkar, iştahını beslemeye başlar.
İhtiyaçlar, iştahların arasında boğulur kalır.
İşte o zaman artık insan parayı kullanmıyordur.
Para insanı kullanıyordur.
Belki de çağımızın en ilginç sorularından biri bu; İnsan nasıl doyurulur?
Cevabı basit; karnı yemekle doyurulur.
Fakat hırs?
Hırs neyle doyurulur?
Makamla mı?
Parayla mı?
Güçle mi?
İtibarla mı?
Bahisle mi?
Borsayla mı?
Rüşvetle mi?
Galiba hiçbirisiyle.
Çünkü doyurulması gereken şey ihtiyaç değilse, ihtirasın ihtiyacına ne verirseniz verin yetmez.
İnsan, ihtiyacı kadar kazanmayı bırakıp kazandığı kadar ihtiyaç üretmeye başladığında, artık zenginleşmiyordur; iştahını büyütüyordur.
Çünkü toplumun güvenini kazanmak bir zenginliktir.
Ama o güveni paraya çevirmeye kalktığınız anda, elinizdeki en değerli şeyi harcamaya başlarsınız; itabarınızı.
Para yeniden kazanılır.
Makam yeniden bulunur.
İhale yeniden alınır.
Borsa yeniden oynanır.
Bahis yeniden oynanır.
Ama kaybedilen güvenin yerine yenisini koymak o kadar kolay değildir.
O yüzden belki de insanlara yeniden şu eski soruyu sormak gerekiyor; “Nasıl doyulur?”
Fakat bugün buna bir soru daha eklemek gerekiyor; “Nasıl doyurulur?”
Çünkü bazı insanların karnını doyurmak kolaydır.
Asıl mesele, güce, paraya ve imkâna doymayanların iştahını neyin doyuracağını bulmaktır.
Belki cevabı paradır.
Belki makamdır.
Belki daha büyük bir güçtür.
Ama insanlık tarihi bize başka bir şey söylüyor; sınırsız iştahın doyduğu görülmemiştir.
O yüzden mesele bazen ne kadar kazandığımız değil; nerede “yeter” diyebildiğimizdir.
İştahları bir türlü bitmeyenlere söylenecek söz kalmadı gibi; insaf yahu insaf…