Bir ülkede yasa dışı bahis ve kara para operasyonları yapılır.
Aylar boyunca soruşturmalar yürütülür; insanlar gözaltına alınır, tutuklamalar gerçekleşir, para trafiği araştırılır, hesaplar incelenir ve suç örgütleri ortaya çıkarılmaya çalışılır.
Bunların hepsi devletin görevidir.
Fakat bu kadar büyük bir bahis ve kumar ekonomisinin yalnızca onu kuranların marifeti olmadığını da kabul etmek gerekir. Bu ekonomiyi besleyen, büyüten ve yaşatan milyonlarca insanın hayalleri de tablonun bir parçasıdır.
Çünkü mesele yalnızca yasa dışı, yasal bahis değildir. Yasal veya yasa dışı farklı yatırım ve şans oyunları üzerinden üç beş kuruşunu kısa sürede büyük bir servete dönüştürme hayali kuran insanların sayısı da az değildir.
Bir liranın bir milyon lira olması, yıllarca maaşla, birikimle ve alın teriyle uğraşmadan bir anda zenginleşmek, hayatın bütün ekonomik gerçekliğini birkaç dakikalık bir ihtimale teslim etmek…
Bunun adı ne olursa olsun, toplumun daha derin bir meselesiyle karşı karşıyayız; emekle ulaşamayacağımızı düşündüğümüz servete, akla ve mantığa aykırı yollarla ulaşma arzusu.
Bu arzu, yasa dışı veya yasal bahis düzeneklerinin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir zeminde de büyümesine yol açıyor. Çünkü bahis ağları insanlara yalnızca para kazanma ihtimali sunmuyor; emeğin, sabrın ve uzun vadeli çabanın gereksiz olduğu yanılsamasını da yayıyor. İnsanlara “Çalışarak yıllarca beklemek yerine, bugün bir ihtimali satın al” diyor.
Oysa bir insanın kazancı yalnızca kendi cebini ilgilendirmez. Kazancın nasıl elde edildiği; ailesini, çevresini, iş ilişkilerini ve toplumun ortak güven duygusunu da etkiler. Ailesinin rızkını bir ihtimale yatıran, borç aldığı parayı kaybetme riskini göze alan veya başkasının kaybı üzerinden kazanç sağlamayı normalleştiren kişi, farkında olsun ya da olmasın, toplumsal sorumluluk alanından uzaklaşır. Sorumsuzluk kişinin egosunu besler, ahlak ve vicdan ölçülerini gereksiz hale getirir.
Bu noktada artık yalnızca devleti değil, toplumu da konuşmak zorundayız. Devlet denetler; polis soruşturur, savcı soruşturma açar, mahkeme hüküm verir. Ancak insanın cebindeki parayı nereye koyacağına, borç alıp almayacağına veya ailesinin rızkını bir ihtimale yatırıp yatırmayacağına devlet her an karar veremez.
Bu nedenle hukuki denetimin yanında ahlakın ve vicdanın denetimine de ihtiyaç vardır. Yasa dışı veya yasal bahisle mücadele, yalnızca suç örgütlerinin hesaplarını kapatmakla tamamlanamaz; o hesapları besleyen emeksiz kazanç arzusunu da sorgulamak gerekir. Çünkü suç düzenekleri, toplumda karşılık bulmadığı sürece büyüyemez.
***
Bugün bir tarafta aldığı maaşla ailesini geçindiremeyen, emeğinin karşılığını alamadığı için mücadele eden madenciler ve işçiler var. Diğer tarafta ise cebindeki birkaç kuruşu, hatta borç aldığı parayı kısa yoldan servete dönüştürme ihtimali uğruna riske atan insanlar bulunuyor.
Bu iki görüntüyü birbirinden tamamen ayrı meseleler olarak görmemeliyiz. Çünkü ikisinin arkasında da Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal gerçekliği var; birinde emeğin karşılığını alamama, diğerinde ise emeğin karşılığını beklemeden zengin olma arzusu!
Bir tarafta alın terinin değersizleşmesi, diğer tarafta alın terine sabrın azalması var. Bu iki durum birbirinden farklı görünse de aynı toplumsal zeminde buluşuyor; insanlar emeklerinin karşılığını alamadıkça çalışmaya olan güvenlerini kaybediyor; çalışarak ilerlemenin mümkün olduğuna inanmadıkça da kısa yollara yöneliyor, kazanmadan servet sahibi olma ihtimaline…
İşte yasa dışı veya yasal bahis burada yalnızca bir suç alanı olarak değil, emeğe duyulan güvenin zayıflamasının da belirtisi olarak karşımıza çıkıyor. İnsanlar alın teriyle kurdukları hayatın sürekli geride kaldığını, sadece temel ihtiyaçlarını bile kazanmakta zorlandıklarını, buna karşılık bir gecede kazanılan paranın başarı sayıldığını gördükçe, emek ile kazanç arasındaki bağ kopuyor. Bu bağ koptuğunda yalnızca bireyler zarar görmüyor; toplumun adalet duygusu da, üretim ve emek inancı da yara alıyor.
Bu davranışlardan ortaya yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda bir değerler problemi çıkıyor; bir milletin zenginliği yalnızca kasasındaki para değildir, asıl sermayesi; çalışma kültürü, üretme iradesi, hukuka bağlılığı, birbirine güveni ve geleceğe ilişkin ortak inancıdır.
İnsanlar çalışarak değil şansla zengin olunacağına, üreterek değil fırsat yakalayarak kazanmanın daha kolay olduğuna inanmaya başladığında toplumun üretim kültürü aşınır. Böyle bir toplumun dünya ile rekabet etmesi, uluslararası markalar çıkarması, uzun vadeli yatırım yapması ve bir işi yıllarca sabırla büyütmesi zorlaşır, imkânsızlaşır.
Çünkü yasa dışı veya yasal bahis, insanları yalnızca paralarını kaybetmeye değil, zamanlarını, dikkatlerini ve gelecek tasavvurlarını da tüketmeye sürükler. Üretime ayrılması gereken enerji, sürekli kazanç beklentisine; planlamaya ayrılması gereken akıl, kaybı telafi etme arzusuna; aileye ve topluma karşı sorumluluk, kişisel kurtuluş hayaline dönüşür.
Oysa marka da servet de çoğu zaman bir gecede oluşmaz. Sabır, disiplin, akıl, emek ve güven ister. Risk almak gerekir ama kumara teslim olmak değil; en önemlisi de yarına inanmak gerekir.
***
Belki de artık yalnızca siyasetçileri eleştirmekten vazgeçip kendimize de bakmamız gerekiyor. Siyaseti toplumdan tamamen bağımsız bir yapı gibi düşünmek kolayımıza geliyor; oysa siyaset ve siyasetçi toplumun içinden çıkıyor.
Fırsatçılık toplumda varsa siyasette de karşılığını buluyor. Kısa yoldan zenginleşme arzusu yaygınsa ekonomiye, “Bir şekilde köşeyi döneyim” anlayışı güçlenmişse devlet yönetimine yansıyor.
Toplumda emek vermeden kazanma isteği yaygınlaştığında, bu isteği istismar eden yapılar da çoğalıyor. Yasa dışı veya yasal bahis ağları, tam da bu zaafın üzerine kuruluyor. İnsanların geçim sıkıntısını, gelecek kaygısını ve hızlı kurtuluş arzusunu kullanarak büyüyorlar. Bu nedenle bu yapılarla mücadele etmek, yalnızca suçluları cezalandırmak değil; insanların çaresizliğini kazanca dönüştüren düzeni ve bu düzene zemin hazırlayan toplumsal kabulleri de sorgulamak anlamına geliyor.
Bu nedenle mesele yalnızca devletin neden denetlemediği değildir. Elbette devlet yasa dışı bahisle, kara parayla, dolandırıcılıkla ve organize suçla mücadele etmelidir. Ancak devletin bütün kapılarına polis koyarak bir toplumun ahlakını yeniden inşa etmek mümkün değildir. İnsan kendi vicdanında kuramadığı denetimi, devletin bütün kurumlarıyla dışarıdan kuramaz.
Devletin görevi hukuku işletmek, suç ağlarını dağıtmak ve vatandaşını korumaktır. Toplumun görevi ise bu suç düzeneklerini besleyen alışkanlıkları sorgulamak, kolay kazancı başarı saymamak ve kendi çevresinde bu davranışların normalleşmesine izin vermemektir. Aile, okul, iş yeri ve arkadaş çevresi bu mücadelenin dışında değildir. Çünkü toplumsal sorumluluk, yalnızca büyük kurumların değil, gündelik hayatın da meselesidir.
Millet olmak da yalnızca aynı bayrağın altında yaşamak değildir; aynı değerler dünyasında buluşabilmektir. Birbirimizin hakkına göz dikmemek, kolay kazancın peşinden koşmamak, emek verene saygı duymak, çalışmayı küçümsememek ve başkasının kaybı üzerinden kurulan zenginliği başarı saymamak bunun parçalarıdır.
Devleti kandırmayı marifet, vergi kaçırmayı akıllılık, başkasını aldatmayı ticaret, şansa dayalı kazancı da başarı olarak görmemek ortak ahlakın temelidir. Devletin hukuku ile toplumun vicdanı aynı istikamette yürüdüğünde güçlü bir ülke ortaya çıkar; hukuk bir tarafta, vicdan başka tarafta kaldığında ise toplumun bütünlüğü bozulur.
İnsan önce kendisine, sonra ailesine, komşusuna, yaşadığı topluma ve devletine karşı sorumludur. Bu zincirin herhangi bir halkası koptuğunda yalnızca bir insan kaybetmeyiz; toplumun tamamından önemli bir parça eksilir.
***
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca daha fazla denetim değildir. Daha fazla polis, soruşturma ve ceza suçla mücadelede elbette gereklidir; fakat bunların yanında yeniden bir emek ahlakına, üretim ahlakına ve kazanç ahlakına ihtiyacımız var.
Bu üç ahlak birbirinden ayrı değildir. Emek ahlakı, kazancın arkasında gerçek bir çaba bulunmasını; üretim ahlakı, toplumun ortak refahına katkı sunmayı; kazanç ahlakı ise elde edilen gelirin başkasının kaybı, çaresizliği veya kandırılması üzerine kurulmamasını gerektirir.
Yasa dışı veya yasal bahis bu üç alanı da aynı anda zedeler. Emeği değersizleştirir, üretimden uzaklaştırır ve kazancı toplumsal faydadan koparır. Bu yüzden yasa dışı veya yasal bahisle mücadele, yalnızca bir güvenlik politikası değil; aynı zamanda emeği, üretimi ve toplumsal sorumluluğu yeniden güçlendirme meselesidir.
Çocuklarımıza “nasıl zenginleşirsin” sorusundan önce “nasıl değer üretirsin?” sorusunu sormalıyız. Değer üretmenin toplumu nasıl zenginleştirdiğini anlatmalıyız.
Onlara yalnızca kaybetmenin tehlikesini değil, kazanmanın sorumluluğunu da anlatmalıyız. Bir paranın nasıl elde edildiği, ne kadar olduğundan daha önemlidir. Çünkü çocuklarımıza bıraktığımız en güçlü eğitim, söylediklerimizden çok normalleştirdiklerimizdir. Kolay kazancı övüyor, emekle kazanılanı küçümsüyor ve başkasının kaybını başarı sayıyorsak, geleceğin ahlakını da bu davranışlarla biçimlendiriyoruz, yolumuzu uçurumlara kuruyoruz demektir…
Servetin kendisi ayıp değildir; zengin olmak, ticaret yapmak, yatırım yapmak ve kazanmak hayatın doğal parçalarıdır. Ancak bir toplumun bütün hayalini emek vermeden kazanmak üzerine kurması, geleceğini kendi elleriyle tüketmesidir.
Bir liranın bir milyon olmasını bekleyen toplum, bir liranın değerini üreterek artırmayı unutabilir. Asıl tehlike de budur. Çünkü bir millet yalnızca parasını kaybederek batmaz; çalışma ahlakını, üretme iradesini, sabrını ve birbirine olan güvenini kaybettiğinde de batar.
Bu yüzden devleti, siyasetçiyi ve ekonomiyi sorgularken kendimize de bakmalıyız; biz neye, neden, nasıl tenezzül ediyoruz?
Bir toplumun uçuruma yürüyüşü çoğu zaman büyük adımlarla değil, önemsenmeyen küçük tavizlerle başlar. Önce hukuktan, sonra emekten, vicdandan, başkasının hakkından ve sonunda kendi geleceğimizden vazgeçeriz. Ardından ülkenin neden bu hale geldiğini sorarız(!)
Adım adım geldiğimiz yer burasıdır.
Değişmezsek adım adım gideceğimiz yer; çıkmaz sokaklar veya uçurumlardır.
Oysa milletlerin kaderini yalnızca yönetenler yazmaz. Yönetilenlerin tercihleri de o kaderi oluşturur.
Herkesi suçlamadan önce, kendimize gelmenin vakti geldi ve geçiyor…