Türkiye’de gündemi biraz dikkatle takip eden herkesin zihninde aynı soru oluşuyor; hangi ülkenin gündemi suç ve suçlularla bu kadar meşgul?
Borsadan sebze haline, üreticiden iş insanına, belediyelerden gazetecilere, düşünenden konuşana kadar hayatın neredeyse her alanında bir soruşturma, bir inceleme, bir operasyon, bir gözaltı veya bir tutuklama haberiyle karşılaşıyoruz.
Elbette hukuk denetleyecek, borsa denetlenecek, kamu ihaleleri denetlenecek, üretici denetlenecek, şirketler denetlenecek. Bu denetimlerde eksikliklere müdahale edilecek, düzeltme ve ihtarlar çekilecek ve kasıt unsuru varsa yargıya yollanacak. Suç işleyen varsa ortaya çıkarılacak ve hukuk önünde hesabını verecek.
Buna niye itiraz edelim!
Hatta devletin en temel görevlerinden birisi budur. Her kurumun teftiş kurulu ve ülkede şirketler için bağımsız denetim kurumları bunun için vardır.
Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır; hukukun görevi suçluyu bulmaktır! Topluma suçlu muamelesi yapmak değildir.
Çünkü soruşturma, denetim başka şeydir, yargılama başka şey.
Şüphe başka şeydir, suçluluk başka şey.
Gözaltı başka şeydir, hüküm başka şey.
Hukuk devletinin en önemli kazanımlarından biri de tam olarak bu ayrımı koruyabilmesidir. Bu konuda Anayasanın 38. Maddesi amir hükmündedir.
İnsanları suçla mücadele adı altında sürekli bir “suçlu” imajının içine yerleştirmek, bir süre sonra toplumun hukuk duygusunu da aşındırabilir.
Bugün Türkiye’de peş peşe yürütülen operasyonların bir bölümünde savcılıkların ve güvenlik makamlarının ortaya koyduğu ciddi suç iddiaları bulunuyor. Örneğin son günlerde İstanbul’da bir takım iddialarla borsa, hal gibi yürütülen soruşturmalar ve tutuklamalar yapıldı; uyuşturucu operasyonlarında da yüzlerce şüpheli hakkında tutuklama kararları verildi. Bunlar elbette soruşturma ve yargı süreçleridir, kesinleşmiş mahkûmiyet anlamına gelmez.
Fakat meselenin bir başka tarafı daha var.
Devletin bütün bu işlemleri yaparken topluma verdiği mesaj nedir?
“Suç işleyen bulunacaktır” mesajı mı?
Yoksa giderek “Herkes potansiyel olarak şüphelidir” duygusu mu?
İşte devlet aklı ile toplumsal psikoloji arasındaki ince çizgi burada başlıyor.
Hukukun amacı toplumu korkutmak değil, topluma güven vermektir.
Montesquieu, devlet düzeninin temel meselesini iktidarın sınırlandırılması ve kuvvetlerin birbirinden ayrılması üzerinden ele alırken aslında çok daha büyük bir gerçeğe işaret ediyordu; Özgürlüğün güvencesi, iktidarın da hukukla bağlı olmasıdır.
Beccaria ise suç ve ceza ilişkisini tartışırken cezanın keyfiliğine değil, kanuniliğine ve ölçülülüğüne dikkat çekiyordu.
Çünkü devletin gücü yalnızca kaç kişiyi yakalayabildiğiyle ölçülmez.
Asıl devlet gücü, adaleti ne kadar güvenilir biçimde tesis edebildiğiyle ölçülür.
İbn Haldun’un devlet ve toplum ilişkisine dair düşüncelerinde de adaletin toplumsal düzenin temel şartlarından biri olduğu görülür.
Devlet, toplumun üzerinde sürekli bir baskı unsuru haline geldiğinde değil; toplumun güvenebildiği bir otorite olduğunda güçlüdür.
Bu nedenle suçla mücadele ile suçluluk atmosferi oluşturmak arasında çok büyük fark vardır; birincisi devleti güçlendirir, ikincisi toplumsal güveni tüketebilir.
Tam da burada Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu büyük çelişkiyi konuşmak gerekiyor.
Bir tarafta suç iddiasıyla insanların, sivil toplum kuruluşlarının, gazeteci, düşüncesini ifade eden vatandaşların gözaltına alındığı, tutuklandığı, şirketlerin ve kurumların soruşturulduğu bir hukuk düzeni işliyor.
Diğer tarafta Türkiye’nin onlarca yıllık terör geçmişinin merkezinde bulunan pkk konusunda yeni bir hukuki ve siyasi süreç yürütülüyor!
TBMM’de kabul edilerek yasalaşan düzenleme, pkk fiili varlığına son vermesi ve kontrolündeki silahları teslim etmesinin güvenlik kurumlarınca tespit ve bunun Milli Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilmesi sonrasında belirli soruşturma, kovuşturma ve infaz işlemlerinin ertelenmesine ilişkin hükümler içeriyor. Yani mevcut hukuki düzenlemenin kendisi dahi süreci kişiye özel kanun anlamına gelecek belirli şartlara bağlıyor.
Burada devletin amacı terörü sona erdirmek ve silahı siyasetin dışına çıkarmak ise, elbette bunun nasıl yapılacağı ayrıca tartışılabilir.
Fakat toplumun sormaya hakkı olan soru şudur; bu süreç topluma nasıl anlatılıyor?
Çünkü dün “terörist” olarak tanımlanan, silahlı eylemlere katılmış veya örgütsel faaliyet içinde bulunmuş insanların bugün hangi hukuki zeminde topluma yeniden kazandırılacağı ile söz konusu insanların geçmişte işlediği suçların mağdurlarının, şehit ailelerinin ve toplumun adalet duygusunun nasıl korunacağı aynı anda konuşulmak zorundadır.
Barış ve güvenlik arayışı, geçmişte işlenen suçların üzerini örtmek anlamına gelmemelidir.
Silah bırakılması önemlidir. Terörün sona ermesi önemlidir. Toplumsal huzurun sağlanması önemlidir. Adalet duygusu da en az bunlar kadar önemlidir!
Çünkü devlet “suç işleyen cezalandırılır” derken, toplumun bir bölümünde “bazı suçlar söz konusu olduğunda başka bir hukuk uygulanıyor” duygusu oluşursa, devletin en önemli sermayelerinden biri olan “güven” zarar görür.
Hz. Ömer’e atfedilen meşhur adalet anlayışında devletin sorumluluğu, insanların haklarının korunmasıyla birlikte düşünülür.
Bu anlayışın özünde çok basit bir ilke vardır; devlet güçlü olduğu için adil değildir, adil olduğu için güçlüdür.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey de budur.
Suç varsa soruşturulsun.
Delil varsa ortaya konulsun.
Mahkeme varsa kararını versin.
Suçsuzsa insan beraat etsin.
Suçluysa cezasını çeksin.
Terör örgütü silah bırakıyorsa bunun şartları açıkça ortaya konsun.
Geçmişte işlenen ağır suçlar varsa bunların hukuki sonuçları toplumdan gizlenmesin.
Ama bütün bunların üzerinde bir şey daha olsun; hukuka güven ve inanç.
Çünkü vatandaşın devlete güvenmesi, devletin vatandaşına güvenmesinden önce gelir.
Bir ülkede herkes kendisini yarın bir soruşturmanın, bir operasyonun, bir suçlamanın konusu olabilecekmiş gibi hissederse, buna karşılık geçmişte ağır suçlara bulaşmış insanların geleceği için yeni hukuki kapılar açıldığını görürse, ister istemez şu soruyu sormaya başlar; “benim devletim suçla mı mücadele ediyor, yoksa suç kavramının kendisi mi siyasetin ve toplumun gündemini belirliyor?”
Bu sorunun cevabı yalnızca hükümetin değil, hukuk kurumlarının da meselesidir. Çünkü hukuk devleti, yalnızca suçluyu yakalayan devlet değildir.
Hukuk devleti, suçsuzun da kendisini güvende hissettiği devlettir.
Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey budur; daha çok operasyon haberi değil, daha çok gözaltı görüntüsü değil, daha çok suçlama değil, daha çok adalet, daha çok hukuk.
Çünkü toplumun huzuru korkuyla değil, adaletle kurulur.
Devletin itibarı da kaç kişiyi susturduğuyla değil, herkes için aynı hukuk ölçüsünü koruyabildiğiyle yükselir.
Tarihin bize öğrettiği en büyük derslerden biri şudur; devlet suçtan korkmamalıdır fakat suçla mücadele ederken hukukun kendisini de korkulan bir şeye dönüştürmemelidir.
Çünkü hukuktan korkulan yerde devlet büyümez, hukuka güvenilen yerde devlet büyür.
Ve devletin gerçek gücü, suçluyu cezalandırabilmesinden önce, adaletin herkese aynı yüzünü gösterebilmesidir.