ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri operasyonu ve Nicolas Maduro’yu derdest ederek ülke dışına çıkarması, dünya genelinde sert tepkiler doğurdu. Fakat bu kez tartışmanın en çarpıcı yanı, yalnızca uluslararası hukuk başlığında değil; Ankara’da, Cumhur İttifakı’nın reflekslerini açığa çıkaran bir “iç denge testi”ne dönüşmesinde.
Çünkü sahnede aynı ittifak var; fakat iki ayrı dil, iki ayrı öncelik ve iki ayrı hedef kitleye yazılmış iki ayrı metin dolaşıma giriyor.
MHP’nin “ilke” dili
MHP cephesi, meseleyi bir diplomasi tartışması gibi değil, doğrudan bir “anti-emperyalist ilke meselesi” olarak kuruyor. Devlet Bahçeli’nin dili sert; hedefi doğrudan Washington. Üstelik Maduro operasyonunu 15 Temmuz’a benzeterek yalnızca Venezuela’yı değil, Türkiye’nin kendi travmatik hafızasını da devreye sokuyor.
Bu benzetme tesadüf değil. Bahçeli’nin okumasında mesele, “bir devlet başkanının yakalanması”ndan ibaret değil; “millet iradesine müdahale” fikrinin küresel ölçekte normalleştirilmesi. Yani mesajın alt metni şu: Bugün Caracas’ta yapılan, yarın başka başkentlerde de denenebilir. Bu yüzden MHP, tartışmayı “kınama” seviyesinde bırakmıyor; bunu bir siyasal kimlik ve duruş alanına çeviriyor.
AKP’nin “denge” dili
AKP ve Cumhurbaşkanlığı cephesinde ise daha kontrollü, daha geniş manevra alanı bırakmaya çalışan bir dil görüyoruz. Burada öncelik, krizi sertleştirmekten ziyade “ilkesel çerçeve”yi korurken Türkiye’nin diplomatik pozisyonunu esnetmemek.
Fakat asıl kritik nokta şu: AKP’nin dili yalnızca dışarıya dönük değil; aynı zamanda içerideki tartışmayı yönetmeye dönük. Yani Maduro krizi, bir anda “uluslararası hukuk” başlığından çıkıp “iç politik mesaj disiplini”ne bağlanıyor. Bu da ittifak içindeki ton farkını daha görünür kılıyor.
Kısacası: MHP “yüksek sesle” konuşuyor; AKP “yüksek risk” görüp daha temkinli ilerliyor.
Bahçeli’nin Yerlikaya çıkışı: Asıl mesaj nerede?
Tam da bu dış kriz gündeminin ortasında, Bahçeli’nin İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’ya dönük sert çıkışı Ankara’da başka bir dosyayı açtı. Yalova’da öldürülen IŞİD mensuplarıyla ilgili kullanılan “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” ifadesi üzerinden yapılan eleştiri, yalnızca bir cümle düzeltme tartışması değil.
Bu tür cümleler, güvenlik siyasetinde “kimlik”, “aidiyet” ve “meşruiyet” alanına temas ettiği için MHP açısından son derece hassas bir kırmızı çizgidir. Dolayısıyla Bahçeli’nin çıkışı, sadece bir iletişim kazasına tepki değil; güvenlik bürokrasisine dönük bir “çerçeve dayatmasıdır: Bu meseleler, MHP’nin görmek istediği kavramsal çerçeveden taşmayacak.
Ve elbette Ankara’nın klasik refleksi devreye girer: “Bu bir kabine sinyali mi?”
“Yerlikaya gidici mi?” sorusu: Kulis ile gerçek arasındaki çizgi
Kabine değişikliği iddiaları Ankara’da hiçbir zaman tamamen susmaz; bazen yükselir, bazen alçalır. Bahçeli’nin bu sert çıkışı da, doğal olarak, “sinyal” olarak okunmaya müsait.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir şey var: Sinyal, karar değildir. Ankara’da kulis her zaman vardır; fakat kulisin değeri, doğrulanmış bilgi gibi sunulduğunda değil, ihtimal yönetimi doğru yapıldığında ortaya çıkar.
Bugün için daha sağlıklı okuma şudur: Yerlikaya üzerinden açılan tartışma, bir isim tartışmasından çok, ittifak içi güç dengeleri ve güvenlik dilinin kontrolü tartışmasıdır. Bir bakan gider mi kalır mı sorusundan önce, şu soruyu sormak gerekir: İttifak, güvenlik başlığında tek bir dili mi dayatacak, yoksa iki farklı tonun bir arada yürüdüğü “kontrollü gerilim”i mi sürdürecek?
Çatlak değil, rol paylaşımı…
Bugün yaşanan tabloyu “Cumhur dağılıyor” diye okumak acelecilik olur. Daha doğru tarif şu: Bu bir çatlak değil, rol paylaşımıdır.
MHP, tabanın sert refleksini diri tutan, yüksek perdeden konuşan, ilke vurgusunu “milli hafıza”yla pekiştiren hattı temsil ediyor. AKP ise devlet aklına yakın duran, diplomatik manevra alanını koruyan ve mesajı iç politikaya tercüme ederek yöneten hattı.
Fakat rol paylaşımı aynı zamanda risk üretir. Çünkü dışarıda yaşanan her kriz, içeride “kim daha sert, kim daha doğru, kim daha milli” yarışına dönerse; bir süre sonra mesele Washington’a ne dediğimiz değil, birbirimize ne dediğimiz olur.
Maduro krizi, Ankara’da bir kez daha şunu gösterdi: Dışarıdaki fırtınalar bazen içerideki dengeleri bozmaz; ama dengelerin nerede zayıfladığını bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarır.