Eğitim sistemi 1980 yılından başlayarak kuşatma altına girdi.

  • Önce… Anayasaya vakıf Üniversiteleri konuldu ve paralı eğitime geçildi.
  • 2000 sonrasında ise, ideolojik hedefler yüzünden kurumsal eğitim geri düştü.
  1. Türkiye de 1962 yılından itibaren özel yüksek okullar açılmaya başlandı. Bu yüksek okullar iş hanlarında, apartman katlarında eğitim yaptılar. 1970 başında Danıştay İzmir Ege özel Mimarlık ve Mühendislik Yüksek Okulunun inşaat mühendisliği bölümünü bitiren sekiz kişiye inşaat mühendisliği diploması verilmesi yolundaki işlemin iptali istemiyle dava açıldı. Danıştay’da bu davayı ciddi görerek Anayasa mahkemesine gönderdi. Anayasa Mahkemesi de aynı yıl özel yüksek okulları düzenleyen yasayı iptal etti.

Paralı Üniversite, kılıf değiştirilerek Doğramacının Cuntayı etkilemesi yoluyla 1982 Anayasasına sokuldu. Anayasanın 130 maddesinin ikinci fıkrası… “Kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından, devletin gözetim ve denetimine tabi yüksek öğretim kurumları kurulabilir.” şeklindedir.

Ne var ki Türkiye’de vakıflar özel kazancın bir kılıfı olarak kullanılıyor. Vakıflar hayır kurumlarıdır. Satılması söz konusu değildir. Ama ne var ki Türkiye’de önce bir kısım insanlar bir araya geliyor ve bir vakıf kuruyorlar. Sonra kişisel ilişkilerle veya siyasi ilişkilerle Üniversite kuruluyor. Daha sonra devlet tarafından bazı vakıflara arazi tahsis ediliyor. Geçmişte bütçeden de para ödendi. Devlet bedava arazi veriyor ve bütçesine katkı yapıyor ve fakat eğitim yine paralı oluyor. Burada halkın vergileri yersiz kullanılmış oluyor ve devlet yoluyla bazı vakıflara haksız zenginleşme yaratılıyor.

Aslında zenginleşen vakıf Üniversitelerinin imkânları da, Vakfı kuranların inşaat şirketleri, başka şirketler yoluyla ve daha çeşitli yollardan kişilere aktarılıyor. En karlı yatırım haline geldi.

Söz gelimi Ankara’da Üniversite kuran bir vakfın köşkü var. Ancak köşkte geçmişte vakfı kuran kişi oturuyordu. Birçok vakfın işletmesi var. Vakfı kuranlarda bu işletmelere ortaktır ve kardan pay alıyorlar.

Vakıf Üniversitelerinde eğitim pahalıdır.

2025/ 2026 ders yılı için İtalya Milano’da İngilizce eğitim veren ve Dünyada ilk 200 üniversite içine giren özel bir tıp fakültesinin yıllık ücreti 13 600 Eurodur. Aynı dönem Türkiye de vakıf Üniversitesi olan bir tıp fakültesi 2 370 000 TL yani Ocak 2026 ortalama kuru ile 55 215 Euro ve ikinci sırada başka bir vakıf Üniversitesinin İngilizce tıp fakültesi 1 705 000 TL yani 39 722 Euro idi.

Öte yandan sahibi vakıf olan üniversite, Bilgi Üniversitesi örneğinde olduğu gibi hülle yoluyla satılıyor. Birden fazla el değiştirebiliyor.

  1. Bir ekonomide katma değer yaratmada etkili olacak insan gücünün en geniş tabandan ve en yetenekli olanlar arasından seçilerek eğitilmesi gerekir. Yani eğitimde fırsat eşitliği olmalıdır. Eğitimin paralı olduğu bir sistem içinde, fırsat eşitliği sağlanamaz.

Zorunlu eğitim sırasında ve sonrasında, özellikle yükseköğrenimde insan gücü planlaması yapılmalı ve ihtiyaca, piyasa talebine göre eğitim yapılmalıdır. İnsan gücü planlaması ülkenin ihtiyacına göre, piyasanın talebine uygun kalite ve vasıfta insan yetiştirmektir… İşsiz kalmış bir insana yapılan yatırım, atıl bir yatırıma dönüşmüş olur.

Türkiye’de eğitimde işgücü planlaması yapılmıyor. Popülist amaçlı çok sayıda üniversite açıldı. Çoğunda öğretim kadrosu yok ve alt yapı eksiği var.

Sonuç eğitimde fırsat eşitliği kalmadı ve işgücü planlaması kaldırıldı.

  1. 1980 sonrası getirilen açık öğretim ve sonradan getirilen uzaktan eğitim, üniversite önünde yığılmalar için alınan popülist bir çözümdür.Ancak aynı zamanda ülke kaynaklarının kaybı, eğitim kalitesinin düşmesi ve ülke kalkınmasında eğitimin dışlanması demektir.

Açık öğretimde mezuniyet oranı ortalama yüzde 7’dir. Dahası mezunları da iş piyasasında tercih edilmiyor. Yani açık öğretimle hem kaynak kaybı yaşıyoruz hem de gençlerimizi kandırıyoruz. Siyasi iktidarlar da üniversite önünde birikimi azalttık diyorlar ve bu işlerine geliyor.

Aslında üniversite eğitimi, kitabi bilgilerle sınıf geçmek değildir. Üniversite eğitimi süreklilik ister. Üniversite içinde öğrencinin birebir öğretim üyesi ile çalışması gerekir. Üniversite içinde tartışmalara katılması gerekir. Böylece öğrencinin analiz ve sentez yeteneği gelişecektir. Maalesef Türkiye’de örgün eğitim oranı yüzde 50’dir. Diğerleri açık öğretim, ikinci öğretim ve uzaktan eğitimdir.

Dünyanın her tarafında açık öğretim var. Ancak bunlar ev hanımlarına, meslek sahiplerine genellikle işlerinde destek olacak bilgiler verir. Bazıları da çalışmayan hanımlara yöneliktir. Türkiye’de yanlış olan açık öğretimin örgün eğitimin yerini ikame edilmek istenmesidir.

  1. Eğitimde ideolojik baskı, öğrencinin özgür düşünmesini değil, belli bir dünya görüşünü benimsemesini hedefleyen uygulamalardır. Söz gelimi;

Üniversitelerde özerklik yok. Rektör, dekan ve yönetimler bilimsel liyakat yerine siyasi yakınlığa göre belirleniyor.

Okullarda siyasi/dini sembol ve törenler zorlayıcı hale geldi.

İhtiyaçtan fazla imam hatip okulu var ve öğrenciler bu okullara gitmeye zorlanıyor.

İdeolojik eğitim, teknolojik gelişmeyi engeller. Biat kültürüne neden olur ve toplumda demokrasi talebi azalır.