Dünya hızla değişiyor. Siyaset, ekonomi ve teknoloji artık yalnızca kaynaklara değil; o kaynakları akılcı, planlı ve vizyoner şekilde yöneten insan gücüne dayanıyor. Bugün gelişmiş ülkelerin en büyük yatırımı ne yer altı zenginlikleridir ne de ucuz iş gücü… Onların en büyük gücü, iyi yetişmiş, dünyayı tanıyan, teknolojiyi okuyan ve değişimi yönetebilen insan kadrolarıdır.

Bu ülkeler, eğitimli insanı yalnızca bir “çalışan” olarak görmez. Onu karar mekanizmasının merkezine yerleştirir. Şirketlerini, kurumlarını ve hatta devlet yönetimini bu nitelikli kadrolara emanet ederler. Çünkü bilirler ki bilgi, liyakat ve tecrübe birleştiğinde sürdürülebilir başarı ortaya çıkar.

Elbette tecrübe de bu denklemin vazgeçilmezidir. Ancak gelişmiş ülkeler, tecrübeyi genç ve eğitimli kadroların önüne set olarak koymaz. Aksine, o tecrübeyi onların yanında, onları tamamlayan bir unsur olarak konumlandırır. Belki daha geri planda, daha diplomatik bir şekilde… Ama asla ilerlemenin önünde bir engel olarak değil.

İşte fark tam da burada ortaya çıkıyor.

Bizde ise ne yazık ki uzun yıllardır farklı bir refleks hâkim. Eğitimli, donanımlı, dünyayı tanıyan insanlara alan açmak yerine; onlardan çekinen, onları sınırlandıran, hatta zaman zaman önünü tıkayan bir anlayışla karşı karşıyayız. Sadakat en büyük karakter (!) halini aldı… Bu anlayış, kendini lider zanneden ama aslında değişimden korkan bir zihniyetin ürünüdür.

Dünyada kendi kuşağında liderlik oynayan ender bir nesiliz. Korumaya alınmaya değirmiyiz? Bilmiyorum!

Oysa gerçek liderlik; kendinden daha bilgili, daha donanımlı insanlarla çalışabilme cesaretidir.

Bu noktada Hilmi Ziya Ülken’in şu yaklaşımı yol göstericidir; “Bir toplumun ilerlemesi, düşünce hayatının gelişmesine bağlıdır.”

Düşüncenin gelişmesi ise ancak özgür, eğitimli ve sorgulayan bireylerle mümkündür. Bu bireylerin önünü kesmek, aslında toplumun geleceğini daraltmaktır.

Benzer şekilde Nurettin Topçu, insanı merkeze alan bir ahlak ve irade vurgusu yapar. Ona göre kalkınma, sadece maddi değil, aynı zamanda fikrî ve ahlaki bir yükseliştir. Bu yükseliş ise ancak sorumluluk alan, düşünen ve üreten insanlarla mümkündür.

Tam da bu noktada İbn Haldun’un toplumlara dair tespitleri dikkat çekicidir. İbn Haldun, bir yapının ayakta kalmasını “denge” ve “ölçü” ile açıklar. Aşırı baskının ve kontrolün olduğu sistemlerde çözülmenin kaçınılmaz olduğunu söyler. Bu durum sadece devletler için değil, en küçük sosyal birim olan aile için de geçerlidir.

Bugün hepimiz biliyoruz ki; eğitimli, bilinçli bireylerin yetiştiği ailelerde huzur, güven ve sürdürülebilir bir mutluluk daha güçlüdür.

Çocukların kendini ifade edebildiği, düşüncelerine değer verildiği bir ev ortamı; sağlıklı bireyler ve güçlü bir toplumun temelidir. Buna karşılık, aşırı müdahaleci, baskıcı ve her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan ebeveyn tutumları; kısa vadede bir düzen görüntüsü verse de uzun vadede çatışma, kopuş ve dağılma üretir.

Bu, sadece bir gözlem değil; sosyolojik ve psikolojik bir gerçektir.

Devlet yönetimi de bundan farklı değildir. İnsanına güvenmeyen, onu sürekli kontrol altında tutmaya çalışan ve gelişimini tehdit olarak gören anlayışlar; tıpkı baskıcı aile yapıları gibi zamanla zayıflar ve çözülür. Buna karşılık, bireyin gelişimini destekleyen, ona alan açan ve liyakati esas alan yapılar güçlenir, kalıcı olur.

Bugün gelişmiş ülkelerin kriz yönetimlerine baktığımızda; planlama, öngörü ve akılcı karar alma süreçlerinin tesadüf olmadığını görüyoruz. Bu başarıların arkasında, yıllarca emek verilerek yetiştirilmiş kadrolar vardır. Ve o kadrolara duyulan güven…

Bizim ise artık bir tercihle karşı karşıya olduğumuz açık; ya yetişmiş insan gücünü bir tehdit olarak görmeye devam edeceğiz, ya da onları bu ülkenin en büyük imkânı olarak kabul edip önlerini açacağız.

Vatana gösterilmesi gereken sadakati kişiler ile ölçüp tarttığımız müddetçe, insan yetiştirmeden uzaklaşacağız.

Unutmamak gerekir ki; sadakatle ayakta duran sistemler kısa ömürlüdür, liyakatle kurulan düzenler ise kalıcıdır.

Değerli başkanlar, gerçek güç ve liderlik; bilgiden korkmayanların elindedir.