Türk basın koridorlarının yakından takip ettiği davada, üç aydır cezaevinde tutuklu bulunan gazeteci Alican Uludağ’ın yargılanma süreci resmen başladı. Ankara 26. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülmesine karar verilen davanın ilk celsesi, normal şartlarda sabah saat 10.00’da başlaması beklenirken mahkemenin esas hâkiminin ani bir mazeret bildirmesiyle gecikmeye uğradı. Kürsüye nöbetçi ve yedek hâkimin geçmesiyle birlikte duruşma ancak saat 14.35’te koordineli bir şekilde başlatılabildi. Davada sanık sıfatıyla yer alan gazeteci Uludağ, Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleri uyarınca “zincirleme şekilde Cumhurbaşkanına alenen hakaret” (TCK 299), “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” (TCK 217/A) ve “yargı organlarını alenen aşağılama” iddialarından oluşan üç ayrı ağır suçlamayla adli makamlar önünde hesap veriyor.

Fiziki katılım talebinde bulunulmasına rağmen adliyeye getirilmeyen Alican Uludağ, tutuklu bulunduğu İstanbul Silivri Cezaevi’nden Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) aracılığıyla duruşmaya bağlandı. Sanık avukatlarının savunma makamında tam kadro hazır bulunduğu salonda, Ankara Barosu Başkanı Mustafa Köroğlu da bizzat müdafi olarak davaya resmi katılma talebini mahkeme başkanlığına iletti. Duruşma öncesinde savunma stratejisini belirleyen Uludağ, yaşanan hukuki sürece ve suçlamaların yersizliğine dikkat çeken toplam altı sayfalık çok kapsamlı bir yazılı ve sözlü savunma metnini mahkeme heyetine sunacağını beyan etti.

Davanın görüldüğü fiziki koşullar da duruşmanın öne çıkan bir diğer tartışma konusu oldu. Avukatların ve basın örgütlerinin ısrarlı büyük salon taleplerine rağmen duruşmanın adliyenin oldukça dar ve küçük bir salonunda görülmesi, katılım sağlamak isteyen çok sayıda gazeteci, hukukçu ve aile üyesinin salonda izdiham yaratmasına neden oldu. SEGBİS ekranının açılmasıyla birlikte söz alan ve adli ambiyansa tepki gösteren Alican Uludağ, ekranda yalnızca karşısındaki mahkeme heyetini seçebildiğini, duruşma salonunun tamamını geniş açıyla görerek adil yargılanma hakkını hissetmek istediğini vurguladı. Uludağ konuşmasının devamında, kendisini yalnız bırakmayarak küçük salona sığmaya çalışan yakınlarını ve meslektaşlarını selamlayarak savunmasına başladı.

Savunmasına cezaevindeki meslektaşları Merdan Yanardağ, İsmail Arı, Pınar Gayıp ve son tutuklanan gazeteci Yelis Ayaz’a selam göndererek başlayan Alican Uludağ, 90 gündür Silivri Cezaevi’nde olduğunu hatırlatarak SEGBİS ortamında sağlıklı bir yargılama yapılamayacağını söyledi. Gazeteciliği hiçbir çıkar grubunun gölgesinde kalmadan, sadece halkın menfaati için yaptığını belirten Uludağ, bu davanın basın özgürlüğü ile halkın haber alma hakkının engellenmesi olduğunu savundu. İddianameyi hazırlayan savcının bir basın savcısı değil, terör savcısı olduğuna dikkat çeken Uludağ, savcılığın delilden şüpheliye gitmesi gerekirken şüpheliden delile gitme yöntemiyle hareket ettiğini dile getirdi.

Suçlamaya konu edilen 13 sosyal medya paylaşımının tamamının Ekim 2025 öncesine ait olduğunu ifade eden Uludağ, CHP'li belediyelere yönelik operasyonları eleştirdiği "Sandıkta kaybettiğini yargı eliyle geri almaya çalışıyor" ifadesinin neresinde hakaret olduğunu sordu. Cezaevinde karşılaştığı ve hakkında iki Anayasa Mahkemesi kararı bulunmasına rağmen tutuklu olan Tayfun Kahraman’ın gözlerindeki adaletsizliği bir yargı muhabiri olarak yazmak zorunda olduğunu belirten gazeteci, paylaşımlarının tek amacının yargının siyasallaşmasına karşı durmak ve yargı bağımsızlığını savunmak olduğunu kaydetti. Savcının sadece haberleri değil, düşünce ve yorumları da suç sayarak kimsenin fikrini söylememesini istediğini belirten Uludağ, daha önce meslektaşı Furkan Karabay tutuklandığında yaptığı "Gazeteci tutuklamak savcılar için hobi haline geldi" eleştirisini hatırlatarak, "Şimdi ise ben tutukluyum" sözleriyle savunmasını tamamladı.

Yargıdaki hukuka aykırı uygulamaları ve tartışmalı atamaları haberleştirdiği için bugün sanık olarak yargılandığını belirten Alican Uludağ, geçmişteki yargı skandallarına dikkat çekti. Türkiye'nin, uyuşturucu baronu Zindaşti’yi serbest bırakan hâkimleri gördüğünü hatırlatan Uludağ, bu tip somut örnekler ortadayken kendi sosyal medya paylaşımlarının neresinde hakaret olduğunu sordu.

Savunmasında, İstanbul Büyükşehir Belediyesi yöneticilerinden birinin Afyon’dan Silivri’ye kelepçeli şekilde sevk edilmesini ve günlerce yerde yatırıldığı iddialarını eleştirdiği paylaşımlarının da dava dosyasına konulduğunu aktaran Uludağ, bu insanlık dışı muameleyi bir gazeteci olarak eleştirdiğini ifade etti. Kendisi tutuklanıp cezaevine ilk girdiğinde Marmara Cezaevi’nde bizzat yerde yatmak zorunda kaldığını açıklayan Uludağ, "Eleştirdiğim uygulamaları bizzat yaşamış biriyim. Bunun neresinde suç var?" sözleriyle tepkisini dile getirdi.

Savunmasında 23 Eylül 2025 tarihli “yargı ile saray arasında kara propaganda mekanizması” ifadesini içeren paylaşımına değinen Alican Uludağ, bu yazının tamamen bilgiye dayandığını söyledi. İktidara yakın gazetecilere CHP’li belediyelerle ilgili bilgilerin sızdırıldığını aktardığı bu paylaşımının eksiği değil fazlası olduğunu dile getiren Uludağ, Dezenformasyonla Mücadele Merkezi'nin bile yalanlamadığı bu bilgiye savcının bir yıl sonra "yalan" dediğini belirtti. Bir yargı muhabiri olarak temel amacının halkı bilgilendirmek olduğunu ifade eden gazeteci, dosyada sosyal medya paylaşımları dışında suçlandığı başka hiçbir iddianın bulunmadığına dikkat çekti.

Gazeteciliğin halk adına devleti yönetenleri denetleyen kamusal bir görev olduğunu söyleyen Uludağ, suç işlemediğini, sadece gazetecilik yaptığını belirterek tüm suçlamalardan beraatini istedi. Tutuklanma gerekçesi yapılan “kaçma şüphesi” iddiasını da eleştiren deneyimli muhabir, 5 ve 10 yaşındaki iki çocuğunun kendisini beklediğini, dosyada evinde gözaltına alındığı açıkça yazmasına rağmen farklı bir yerde yakalanmış gibi izlenim yaratıldığını ifade ederek, "Beni bulacakları yer basın odasıdır" dedi. Demokratik düzenin büyük bir tehdit altında olduğunu ve içeride olmakla dışarıda olmak arasında büyük bir farkın kalmadığını savunan Uludağ, "Türkiye büyük bir yol ayrımında. Bugün gazeteciler susarsa toplum da susar" sözleriyle savunmasını noktaladı.

Duruşmada savunma yapan Alican Uludağ’ın avukatı Abbas Yalçın, müvekkilinin adil yargılanma hakkının ve gözaltı sürecindeki protokollerin ağır biçimde ihlal edildiğini dile getirdi. Cumhurbaşkanı’nın dava dosyasında hâlâ resmi bir müşteki sıfatıyla yer almadığına dikkat çeken Yalçın, "Bu soruşturmayı kim istiyor? Tek kişi. Yetkili olmayan İstanbul’daki terör savcısı istiyor. Dosya daha sonra hukuken Ankara’ya geldi ama Alican ısrarla İstanbul’da bırakıldı" diyerek yargılama sürecindeki yetki tartışmalarına vurgu yaptı.

Müvekkilinin gözaltına alınma ve sevk edilme kronolojisini mahkeme heyetiyle paylaşan Avukat Yalçın, Uludağ’ın evinden alınmasının hemen ardından olağan dışı bir hızla İstanbul’a nakledildiğini aktardı. Sevk esnasında yol boyunca İstanbul Emniyeti’nden defalarca aranarak "Neredesiniz, hadi" şeklinde baskı yapıldığını iddia eden Yalçın, gazeteci Uludağ’ın evinden koparıldıktan ancak 20 saat sonra bir hücreye konulabildiğini ifade etti.

Müvekkilinin 90 gündür haksız yere tutuklu bulunduğunu ve mahkeme huzurunda yüz yüze savunma yapma hakkının elinden alındığını savunan Yalçın, "90 gündür gerçeği anlatmaya çalışıyoruz. Alican, yol masraflarını kendi cebinden ödeyerek Ankara'daki duruşma salonuna gelmek ve heyet karşısında yüz yüze savunma yapmak istedi. Gözaltına alındığında 20 saat içinde apar topar İstanbul’a götürülüp tutuklanan adam, kendi duruşması için buraya getirilemedi. Bu durum ağır bir hukuksuzluk ve açık bir eziyettir. Bir kişiyi evinden ve davanın görüldüğü yerden yüzlerce kilometre uzakta tutarak yargılamak eziyettir" dedi. Tutukluluğun devam etmesinin hiçbir hukuki dayanağı kalmadığını sözlerine ekleyen Yalçın, "Bu tutukluluk artık hukuka değil, gerçeğe aykırıdır. Mahkemenin bu eziyete derhal son vereceğine ve tahliye kararı çıkacağına inanıyoruz" ifadeleriyle savunmasını tamamladı.

Ankara Barosu Başkanı Av. Mustafa Köroğlu, davanın yalnızca bir gazetecinin kişisel ceza dosyası olarak görülemeyeceğini belirtti. İddianamede suç isnatlarının nasıl oluştuğunun ortaya konulamadığını söyleyen Köroğlu, “Bir gazetecinin kamuoyunu ilgilendiren konulardaki açıklamaları rahatsız edici olabilir ancak demokratik bir toplumda bu doğal karşılanmalıdır” dedi.

"Dezenformasyon" düzenlemesinin gazetecilerin mesleklerini yapmalarını zorlaştırmak ve engellemek amacıyla kullanıldığını savunan Köroğlu, siyasi iktidarın en üst makamının siyasi eleştirilere tahammül göstermek zorunda olduğunu ifade etti. Köroğlu, AYM ve AİHM kararlarının da bu yönde olduğunu hatırlatarak, dosyada Cumhurbaşkanı’nın şahsi bir şikâyetinin de bulunmadığına dikkat çekti.

İfadelerin ardından Alican Uludağ'ın tutukluluğunun devamı talep edildi. Savcı mütalaasının ardından söz alan Uludağ, mütalaa hakkında yorum yapması. "(Kanıtlar) Somutlaştırıldaydı hukuka uygun bir mütalaa olurdu" dedi.

Alican Uludağ tahliye edildi.